‘’Yaralıları aldık dönüyorduk. Birdenbire tepemizde bir uçak belirdi. Süvari müthiş bir haber verdi: İngiliz uçağı. Mamafih zerre kadar korkmuyorduk. Geminin bir tarafında kızıl bir ay, bir tarafında kızıl bir salib, belli ki hastane vapuru. İçimizden, dünyada bize ateş edemezler, diyorduk. Uçaktan kırmızı bir ışık yükseldi, biraz sonra etrafımızda müthiş gürlemeler oldu. Dehşetli bir gülle yağmurunun altında kaldık.. Reşit Paşa’nın sağına soluna gülleler yağıyordu, o zaman anladık ki bize ateş ediyorlar. Attıkları gülle bize o derece yakın düşüyordu ki tasavvur edemezsiniz. Fakat bütün bu tehlikelere rağmen korkmak için vaktimiz olmadı. Çünkü hastalar bizi bekliyordu. Ameliyat edecek, yaralarını saracak yüzlerce hasta vardı. Kendimiz için korkacak vakit bulamıyorduk…’’