İki kere ikinin dört etmesinden bana ne? Şüphesiz böyle bir duvarın hakkından gelmeye gücüm yetmezse boşu boşuna yırtınacak değilim, ama karşımda gücümün yetmediği bir taş duvar var diye büsbütün boyun eğmeye de razı olamam.
Gelecekteki bütün başarıları ile zaferlerini Naciye’sine ithaf, hatta hediye edecekti ve sadece bu yüzden bile dönüş diye bir şey sözkonusu olamazdı. Naciye'nin yanına başladığı işi yarım bırakmış, muvaffak olamamış şekilde gidemezdi!
Dolayısı ile başladığı işi devam ettirip her nasıl olursa olsun nihayete erdirmeye mecburdu! Güç dengelerinin ve uluslararası vaziyetin ne şekil aldığını farkedemeyip bir andan sonra her şeyi yanlış değerlendirse bile kalmak ve mücadelesini ya zafere ulaşarak yahut canını vererek noktalamak zorundaydı…
Ve, öyle yaptı! Dönmedi, muvaffak olma azmiyle giriştiği macerasını zaferle değil, tüfekli süvarilerin önüne yalınkılıç ve intihar edercesine atılarak hayatı ile noktaladı!
‘’Ah! Naciye beni unutma sev ve sadık kal. Düşün ki yalnız seni düşünen ve dünyayı yalnız seninle güzel görecek birisi uzaklarda senden sadakat ve muhabbet dileniyor.’’
Nişanlarımı sökerken hissettiğim ufak bir teessür büsbütün zail olmuştu. Vakıa, artık eski tahayyülatım gibi memlekete hadim iyi bir asker olamayacaktım. Çünkü bu andan itibaren hiç idim. Dağda ise kim bilir hangi kurşunla vurularak asi diye cesedim bir köşeye atılacaktı. Fakat, memnun idim. Çünkü, şimdiye kadar memlekete esaslı bir fayda temin edemeden on defa âdeme mahkum olup kurtulan hayatımı bu kere hakikaten vatan selameti yolunda sarf edecektim. Binaenaleyh, ‘Elbet bir gün gelecek beni rahmetle yad eden bulunacaktır’ diyordum…