İnsanlar vızır vızır geçiyordu,
Bir liyakatsizlik devrimi yaşanıyordu toplumun bilincinde.
Kaldırımlar, adımlarının nereye gittiğini bilmeyenlerle dolup taşarken,
Eski kitapların arasında kurutulmuş bir hakikat gibiydi adalet.
Herkes bir yerlere yetişiyor, herkes bir şeyleri oldurmaya çalışıyordu;
Ama kimse, o "olma" halinin içindeki derin boşluğa bakmıyordu.
Mühürler, ehliyetsiz ellerin arasında soğuk birer metal parçası,
Kelimeler, anlamından koparılmış birer süslü vitrin aksesuarıydı.
Bir zamanlar ter damlayan alınların yerini,
Şimdi parlatılmış ayakkabıların ve sahte gülüşlerin gürültüsü almıştı.
Liyakat, tozlu raflarda unutulmuş bir antikaydı artık,
Görenlerin "bir zamanlar varmış" dediği masalsı bir yankı.
Zirvelere tırmananlar, merdivenleri birer birer kırmışlardı,
Arkasından gelenler uçurumlara baksın, kendi gölgelerinden korksun diye.
Zanaatın yerini kurnazlık, dehanın yerini ise sadakat pusulası kaplamıştı;
Yönünü şaşırmış bir geminin kaptan köşkünde,
Fırtınayı alkışlayan bir kalabalık birikmişti her köşede.
Gece çöktüğünde bile o vızıltı dinmiyordu şehirde,
Çünkü herkes, aslında ait olmadığı o yerin ağırlığı altında eziliyordu.
Bilginin sustuğu, sessizliğin ise suç ortaklığına dönüştüğü bu devrimde,
Işıklar sönünce geriye kalan sadece,
Kendi yansımasından utanan bir toplumun silik bilinciydi.
Umut, bu gürültünün içinde ince bir sızı gibi saklı kalsa da,
Zaman, elbet o gerçek terazisini bir gün çıkarıp koyacaktı ortaya.
Şimdilik insanlar vızır vızır geçiyordu,
Ve dünya, liyakatsiz bir devrimin ağırlığıyla yorgun dönüyordu.