Işığın bittiği yerde başlar sanırdım hikâye,
Oysa eşiğin ardında, silik bir alfabe varmış.
Varlığın o mağrur, o keskin gövdesinden öte,
Siyahın içinde daha koyu, daha ince bir leke varmış.
Ben, o sükûtun peşine düştüm;
Gölgenin gölgesini arayan bir yolcu gibi,
Adımlarım toprağa değil, boşluğun yankısına basar.
Bir ağaç durur bozkırın tam kalbinde,
Güneşle imzalanmış bir karanlığı serer yere.
Herkes o serinliğe sığınır, o karaltıda dinlenir;
Ben ise o karaltının içindeki daha gizli bir düğümün,
Rüzgârda titreyen o ikincil hayalin izini sürerim.
Çünkü asıl olan yalan söyler,
Gölge ise sadece susar.
Ama gölgenin gölgesi... İşte o, hakikati fısıldar.
Aynalardan kaçan bir suretin,
Duvarlara çarpan yorgun aksiyim ben.
Elimi uzatsam, parmaklarımın arasından sızan bir duman,
Gözümü yumsam, karanlığın içindeki o daha koyu umman.
Ne ışığa aidim artık, ne de o kaba karanlığa;
Ben, var ile yok arasındaki o ince sızıda,
Hiçliğin geometrisini çizen bir ressamım.
Eşya çekilir aradan, renkler vedalaşır gözle,
Geriye sadece o uçucu, o dilsiz hatıra kalır.
Bir mum alevinin duvarda raks eden devleşmiş hali değil,
O devin titreyen ucunda, sönmeye yüz tutmuş
O en mahcup, o en derin siyahın peşindeyim.
Zaman, kum saatinde birikirken değil,
Kumun bıraktığı o belirsiz izde gizlidir.
Ve ben, ey yol arkadaşım,
Bulduğum her cevapta yeni bir karanlık keşfettim.
Zira dünya, bir asıl değil, bir yankılar korosu;
Ve en güzel şarkıyı,
Sesi olmayan o gölgenin gölgesi söyler.