Bayramın eşiğinde, içimize dönüp baktığımız o en şeffaf saatlerdeyiz. Sokaklar yarının telaşına hazırlanırken, ruhumuz geçmişin ve gidenlerin muhasebesini tutuyor aslında. Tam bu vakitlerde, uzaklardan kopup gelen bir türkü, bir nakarat sızıyor odanın sessizliğine:
Gurbeti mesken mi tuttun?
Gittin, beni de unuttun
Yoksa başka yar mı buldun?
Bir selam gönder bari
Bayramdan bayrama...
Hayat dediğimiz bu uzun yolculuk, aslında bir yönüyle hep bir gurbet hikayesi değil midir? Gurbet denince aklımıza ilk gelen o kilometrelerce uzaktaki şehirler, aşılması zor dağlar, yabancı sokaklar olur hep. Oysa insan en çok nerede gurbettedir? Yanı başındakine sesini duyuramadığında, kalabalıkların ortasında anlaşılamadığında ya da en acısı, kendi içindeki o saf, o dertsiz çocukluğa dönmek isteyip de dönemediğinde... İşte o zaman gurbeti mesken tutar insan; gurbet, mekandan çıkıp bir ruh haline dönüşür.
Zaman akıyor, dünya dönüyor ve bizler hayat gailesinin, koşturmacanın, o bitmek bilmeyen "yetişme" arzusunun peşinde savruluyoruz. Çoğu zaman en sevdiklerimize, hatta dönüp kendimize bile ayıracak iki çift lafımız kalmıyor. Kendimizi savunmak için de hemen o tanıdık bahanenin arkasına sığınıyoruz:
Ne yazarsın ne çizersin
“Yollar ırak”, der geçersin
“Gel”, desem de gelemezsin...
"Yollar ırak" diyoruz, "işler yoğun", "hayat şartları zor"... Oysa ırak olan yollar mı, yoksa gitgide tenhalaşan ve araya mesafeler koyan gönüllerimiz mi? Modern zamanın en büyük gurbeti bu belki de: Yan yana dururken bile araya ördüğümüz o görünmez duvarlar, "ırak" dediğimiz o sahte mesafeler. İnsan bazen en çok kendine geç kalıyor, en çok kendi sevdiklerinin uzağına düşüyor.
Ama işte, tam her şeyin griliğe büründüğü, bağların koptuğu sanıldığı anda bayramlar ve arifeler çıkıp geliyor bir kurtarıcı gibi.