Bazı yaralar var, dışarıdan bakıldığında belli olmaz.
Ne kan akar, ne yara izi kalır… Ama içte bir şey yanar, durmadan.
Adını koyamazsın. Belki bir eksiklik, belki bir sızı, belki de geçmişten kalma bir dokunuşun yankısıdır o.
“El çek tabip sinem üstünden,” der ya türkü…
İşte öyle bir hal.
Derman ararsın, ama ilacın eczanede değil, içindedir.
Doktor bilmez, dost anlamaz, dünya görmez.
O yara birine değil, bir zamana, bir anıya, bir gülüşe aittir.
Sadece sen bilirsin.
Ve ne gariptir, bazen unutmak istersin ama tam o sırada bir türkü çıkar karşına
bir dert açılır yeniden.
Yüzü gülen, ama içi yanan insanların türküsüdür bu.
“Yüzün güleçtir, içerin hayın,” diyor ya…
Ne güzel söylenmiş!
Bir tebessümün arkasına saklanan kırık kalpler, yıkılmış saraylar, onarılmamış duvarlar…
Çeken bilir o sevdanın yayın ne kadar gerildiğini.
Her seferinde biraz daha gıcırdar içten, biraz daha sızlar.
Ve sonunda bir sessizlik kalır.
O sessizlikte dertli bir “vay” yankılanır.
Ne beddua, ne sitemdir o.
Bir kabulleniştir belki…
Artık o yaranın kapanmayacağını, o taşın bir daha örülmeyeceğini bilmenin sessizliğidir.
Derler ki, insan acısıyla olgunlaşır.
Ama bazı acılar insanı olgunlaştırmaz, sadece derinleştirir.
İşte bu türkü de o derinliğin sesidir.
İçimize bakmayı, kabullenmeyi, susmayı öğretir.