Radyo Adam

Radyo Adam
@RadyoAdam
Kendi çapımda birşeyler karalıyorum işte...
Radyo Programcısı-Neyzen
Ankara
7 Temmuz
81 okur puanı
Haziran 2020 tarihinde katıldı
2025: Bir Yanımız Bahar, Bir Yanımız Güz ​Zaman, avucumuzun içinden kayıp giden ince kum taneleri gibi... "Daha dün başlamamış mıydık?" dediğimiz 2025, bugün kapının eşiğinde son kez bize el sallıyor. Geride bıraktığımız bu 365 gün, bazen bir fırtınanın ortasında kalmak gibiydi, bazen de güneşin yüzünü ilk kez gösterdiği o serin sabahın huzuru gibi. ​İyisiyle... ​Hatırla o ilk heyecanları. Hiç beklemediğin bir anda çalan telefonları, kalbini yerinden oynatan o güzel haberleri, belki de sadece gökyüzünün o eşsiz maviliğinde bulduğun o kısa süreli huzuru. 2025 bize direnmeyi değil, yeniden çiçek açmayı öğretti. Dost meclislerinde edilen o derin sohbetleri, paylaşılan bir lokma ekmeğin lezzetini, "her şeye rağmen buradayım" diyebilmenin o mağrur duruşunu heybemize kattık. ​Kötüsüyle... ​Tabii, her mevsim güneşli değildi. Bazı sabahlar uyanmak ağır geldi, bazı vedalar boğazımızda düğümlendi. Kayıplarımız oldu, hayal kırıklıklarımız, "keşke" dediğimiz o bitmek bilmeyen geceler... Ama biliyorsun dostum; gecenin en karanlık anı, şafağa en yakın olanıdır. 2025’in fırtınaları, aslında köklerimizi ne kadar sağlam tutmamız gerektiğini fısıldadı kulağımıza. Düşmekten değil, ayağa kalkamamaktan korkmamayı öğrendik. ​Şimdi Veda Vakti ​Şimdi takvimler değişirken, ruhundaki o yorgunlukları 2025’in tozlu raflarına bırakma zamanı. Yanına sadece sana bir şeyler katan dersleri al. Seni güldüren hatıraları sağ cebine, seni büyüten acıları sol cebine koy. Çünkü hayat, biten bir şarkının ardından hemen başlayan o yeni melodi gibidir. 2025 bize elveda derken, 2026’nın o taptaze umutları çoktan kapının eşiğine geldi bile. Yaşadığın her an için, aldığın her nefes için bir teşekkür borçlusun kendine. ​"Yara, ışığın içeri girdiği yerdir." der Mevlana. 2025’te açılan her yaranın, yeni yılda ışığın
1000Kitap
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Bazı yaralar var, dışarıdan bakıldığında belli olmaz. Ne kan akar, ne yara izi kalır… Ama içte bir şey yanar, durmadan. Adını koyamazsın. Belki bir eksiklik, belki bir sızı, belki de geçmişten kalma bir dokunuşun yankısıdır o. “El çek tabip sinem üstünden,” der ya türkü… İşte öyle bir hal. Derman ararsın, ama ilacın eczanede değil, içindedir. Doktor bilmez, dost anlamaz, dünya görmez. O yara birine değil, bir zamana, bir anıya, bir gülüşe aittir. Sadece sen bilirsin. Ve ne gariptir, bazen unutmak istersin ama tam o sırada bir türkü çıkar karşına bir dert açılır yeniden. Yüzü gülen, ama içi yanan insanların türküsüdür bu. “Yüzün güleçtir, içerin hayın,” diyor ya… Ne güzel söylenmiş! Bir tebessümün arkasına saklanan kırık kalpler, yıkılmış saraylar, onarılmamış duvarlar… Çeken bilir o sevdanın yayın ne kadar gerildiğini. Her seferinde biraz daha gıcırdar içten, biraz daha sızlar. Ve sonunda bir sessizlik kalır. O sessizlikte dertli bir “vay” yankılanır. Ne beddua, ne sitemdir o. Bir kabulleniştir belki… Artık o yaranın kapanmayacağını, o taşın bir daha örülmeyeceğini bilmenin sessizliğidir. Derler ki, insan acısıyla olgunlaşır. Ama bazı acılar insanı olgunlaştırmaz, sadece derinleştirir. İşte bu türkü de o derinliğin sesidir. İçimize bakmayı, kabullenmeyi, susmayı öğretir.
İnsan ve Hayat
Bir insan ömrünü neye vermeli… Bu soru, bazen sabahın sessizliğinde kahve kokusuna karışır, bazen de gecenin koynunda, uykuyla uyanıklık arasında bir sızı gibi gelir insanın aklına. Ömür… Koca bir kelime ama içine sığdırdıklarımız ne kadar küçük aslında. Bir bakıyorsun, geçen yıl dediğin şey bir nefes gibi geçmiş. Bir dostunla ettiğin son sohbet, bir annenin son bakışı, bir sevdanın ilk heyecanı... Hepsi “bir zamanlar” olmuş. Ve sen hala aynı sorunun etrafında dolanıyorsun: Bir insan ömrünü neye vermeli? Kimi paraya verir ömrünü, kimi onura, kimi de hiç ulaşamayacağı bir hayale. Bazısı başarmanın peşinde yıpranır, bazısı sadece sevilmek ister. Ama işin garibi, herkes bir şeyin peşindeyken bir şeyini yitirir. Yolda kalan da yürüyen de aslında aynı kaderin misafiri… Ömür, kimseye torpil geçmeden harcanıp gidiyor. Kapın çalındığında yüreğin ürperiyorsa, hala içinde umut kalmış demektir. Ama o umudu bile sakınır insan bazen. Çünkü bu çağda, iyi niyetin bile yanlış anlaşıldığı bir zamandayız. Esmeyen yelinden bile hile sezer olmuşuz… Künyeler kazılıyor artık demir sandıklarda, isimler unutuluyor, yüzler silikleşiyor. Koca bir hayat, bir toz tanesi kadar yer kaplıyor bellekte. Savrulup gidiyor ömür dediğin. Bir yanın dünyaya dokunmak isterken, öbür yanın ondan kaçıyor. Dışı eli yakıyor, içi seni… Ve sen, iki ateşin arasında kalmış bir kalp gibi, ne susabiliyorsun ne konuşabiliyorsun. Sözün öncesine bir son ekliyorsun bazen. Çünkü bazı ayrılıklar, yaşanmadan bile başlıyor. Kör derelerde açan ayrılık gülleri gibi… Bir yanın kopuyor, bir yanın akıyor. Bölünüp gidiyor nehir dediğin. Yine dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz işte: Bir insan ömrünü neye vermeli?
İnsan ve Hayat
Bazen kelimeler, içimde taşıdığım yükün ağırlığını hafifletmek için tek çıkış yolu oluyor. Satırlara yazmak, sanki kalbimin içini kağıda dökmek gibi… Biriktirdiklerimi, kimseye söyleyemediklerimi, bazen yüksek sesle bile dillendiremediğim şeyleri usulca harflere bırakıyorum. Yazarken, kendi iç sesimle yüzleşiyorum. Belki de yazmak, içimde kopan fırtınaları sessizleştiren tek liman. Defterin satırları, sırdaş gibi. Ne yargılıyor, ne de susturmaya çalışıyor. Sadece dinliyor. Kimi zaman bir cümleyle koca bir günü anlatıyorum. Kimi zaman da bir paragraf boyunca tek bir duygunun içinde kayboluyorum. Yazdıkça hafifliyorum, yazdıkça kendime dönüyorum.
1000Kitap
“Şaşırdım kaldım işte, bilmem ki nemsin...” Bu söz, hayatımda bir dönüm noktası gibi. Her duyduğumda içimde tuhaf bir yankı bırakıyor. Sanki kendi hayatımda da tam karşılığı var: Şaşkınlık, bilinmezlik, ama bir o kadar da derin bir anlam arayışı. Yavuz Bülent Bakiler’in vefatını duyunca, bu mısra aklımda daha da ağırlaştı. Onun dizeleri, yıllar boyunca bana yol gösterdi, teselli oldu. Şimdi, o satırları yazan kalemin sustuğunu bilmek zor geliyor. Ama aynı zamanda şunu da fark ediyorum: Şairler aslında hiç ölmez. Onların kelimeleri, bizim içimizde yaşamaya devam eder. Unutamadıklarım var... O sözün taşıdığı şaşkınlık, benim kendi hayatıma da çok benziyor. Bazı insanlar, bazı anılar var ki açıklaması yok; sadece şaşkınlıkla, hayranlıkla, bazen de hüzünle bakıyorum. Belki de insan hayatı biraz böyle: Ne olduğunu tam bilmediğimiz ama içimizi dolduran gizemli bir yolculuk. Bugün, o sözün ağırlığını yeniden hissediyorum. Ve kendime diyorum ki: Şairler gider, ama sözleri hep bizimle kalır. Özlenilen şeyler var... 29.09.2025
1000Kitap