Kendi kabuğuma çekildim. Kapıları yavaşça kapadım; dışarıdan gelen sesleri bir perde gibi arkada bıraktım. İçeride bir sessizlik var ne gürültü, ne ısrarlı telefon, ne de birileriyle aynı frekansta olma zorunluluğu. Bu sessizlik ilk başta tuhaf geliyor; yüreğin bir köşesinde, ilk adımı attığında bir hafif panik beliriyor. Sonra nefesinle barışıyorsun. Nefes, eski bir arkadaş gibi gelip oturuyor omuzuna; herkes gitmiş, sadece sen ve nefesin kalıyorsunuz.
Huzurlu demek belki de doğru kelime. Huzur, büyük bir coşku değil; sakin, derin, yavaş bir su gibi. Dalgaları yok ama dibinde bir şeyler çözülüyor: düşünceler, küçük takıntılar, günün kırıntıları. Hepsini birer birer eline alıp incelemene izin veriyor bu kabuk. "Bu neden beni üzdü?" diye soruyorsun; "Bu neden hâlâ aklımda?" diye. Sorular cevap beklemiyor; sadece soruldukları için varlar. Ve cevaplar bazıları kendiliğinden beliriyor, bazıları belki yıllardır aradığın ama bulamadığın bir anahtar gibi yerde bekliyor.
Pencerenin kenarına oturdum. Dışarısı uzakta; ağaçlar, araba ışıkları, duyulan ama görülmeyen şehir uğultusu... Hepsi başka bir hayatın figürleri gibi. Benim dünyam daha küçük, daha yakın; bir fincan çayın buharı, eski bir plak kaydının çatlak sesi, defterin kenarında kurumuş bir mürekkep lekesi. Zaman yavaşlıyor. Saate bakmıyorum saat de burada ayrı bir dünyada çalışıyor. Benim zamanım, düşüncelerimle, anılarla, küçük sevinç ve kederlerle ölçülüyor.
Kendi kabuğuna çekilmek, yalnızlık değil bence. Yalnızlık bir eksiklik hissi verir: "Yanımda kimse yok." Kabuğa çekilmek ise bir tercih; "Şu an kendimle baş başa kalmak istiyorum." Bu seçimi yapmak özgürleştirici. Kabuğun içinde kendini yeniden tanıyorsun; eskiden unuttuğun alışkanlıkları görüyorsun, bıraktığın çeşitleri, ara sıra fısıldanan umutları. Kendinle