Radyo Adam

Radyo Adam
@RadyoAdam
Kendi çapımda birşeyler karalıyorum işte...
Radyo Programcısı-Neyzen
Ankara
7 Temmuz
81 okur puanı
Haziran 2020 tarihinde katıldı
Hayat bazen bana bir aynalar labirenti gibi görünüyor. Girdiğim her köşede kendi yansımamla karşılaşıyorum ama hiçbirinde gerçekten ben yokum. Birinde çocukluğumun masum yüzü, diğerinde kırgın bir bakış, başka birinde ise yabancılaşmış bir yetişkin. Her yansıma bana ait gibi ama aslında hiçbiri tam olarak ben değil. Belki de postmodern çağın gerçeği bu: Kendi kimliğimizi bile parçalara ayırıyoruz. Bazen düşünüyorum: Yaşam dediğimiz şey bir bütün mü, yoksa yalnızca birbirine eklenmiş anların geçici zinciri mi? Çünkü geçmiş dediğimiz şey artık sadece bir “anı arşivi” gibi; fotoğraflarda donmuş yüzler, sosyal medyada kaybolan hikayeler, günlüğün sararmış sayfaları… Gelecek ise sürekli ertelenen bir ihtimal. Geriye sadece şimdiki an kalıyor. Ama işin tuhaf yanı, o an da yaşanırken elimizden kayıp gidiyor. Daha tutamadan, daha anlamlandıramadan, “geçmiş” oluyor. Hayat bana bir kelime oyunu gibi geliyor. Sözcüklerin içi boşalmış, cümleler yorulmuş, anlam sürekli yer değiştiriyor. Bir gün “mutluluk” dediğimiz şey, küçük bir kahve fincanında saklıyken; ertesi gün aynı fincan, sadece sıradan bir nesneye dönüşebiliyor. Bir gün “sevgi” dediğimiz şey bir bakışın sıcaklığında parlıyorken, ertesi gün aynı bakış soğuyup hiçbir şey ifade etmiyor. Yani hiçbir şey sabit değil, her şey akışkan. Ve belki de biz bu akışkanlığın içinde kendimizi kaybediyoruz. Bazen kendi hayatımı bir film gibi seyrediyorum. Ama filmde ben başrol değilim sanki; yan karakterim. Diyaloglarım kesik kesik, sahnelerim kısa, kamera çoğu zaman başka yerlere odaklanmış. İzlerken düşünüyorum: Acaba gerçekten yaşıyor muyum, yoksa yalnızca sahneyi dolduran bir figüran mıyım? İşte bu duygu, içimde derin bir yabancılaşma bırakıyor. Ama yine de, tüm bu yabancılaşmanın içinde tuhaf bir huzur var. Çünkü parçalanmışlık,
1000Kitap
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Kendi kabuğuma çekildim. Kapıları yavaşça kapadım; dışarıdan gelen sesleri bir perde gibi arkada bıraktım. İçeride bir sessizlik var ne gürültü, ne ısrarlı telefon, ne de birileriyle aynı frekansta olma zorunluluğu. Bu sessizlik ilk başta tuhaf geliyor; yüreğin bir köşesinde, ilk adımı attığında bir hafif panik beliriyor. Sonra nefesinle barışıyorsun. Nefes, eski bir arkadaş gibi gelip oturuyor omuzuna; herkes gitmiş, sadece sen ve nefesin kalıyorsunuz. Huzurlu demek belki de doğru kelime. Huzur, büyük bir coşku değil; sakin, derin, yavaş bir su gibi. Dalgaları yok ama dibinde bir şeyler çözülüyor: düşünceler, küçük takıntılar, günün kırıntıları. Hepsini birer birer eline alıp incelemene izin veriyor bu kabuk. "Bu neden beni üzdü?" diye soruyorsun; "Bu neden hâlâ aklımda?" diye. Sorular cevap beklemiyor; sadece soruldukları için varlar. Ve cevaplar bazıları kendiliğinden beliriyor, bazıları belki yıllardır aradığın ama bulamadığın bir anahtar gibi yerde bekliyor. Pencerenin kenarına oturdum. Dışarısı uzakta; ağaçlar, araba ışıkları, duyulan ama görülmeyen şehir uğultusu... Hepsi başka bir hayatın figürleri gibi. Benim dünyam daha küçük, daha yakın; bir fincan çayın buharı, eski bir plak kaydının çatlak sesi, defterin kenarında kurumuş bir mürekkep lekesi. Zaman yavaşlıyor. Saate bakmıyorum saat de burada ayrı bir dünyada çalışıyor. Benim zamanım, düşüncelerimle, anılarla, küçük sevinç ve kederlerle ölçülüyor. Kendi kabuğuna çekilmek, yalnızlık değil bence. Yalnızlık bir eksiklik hissi verir: "Yanımda kimse yok." Kabuğa çekilmek ise bir tercih; "Şu an kendimle baş başa kalmak istiyorum." Bu seçimi yapmak özgürleştirici. Kabuğun içinde kendini yeniden tanıyorsun; eskiden unuttuğun alışkanlıkları görüyorsun, bıraktığın çeşitleri, ara sıra fısıldanan umutları. Kendinle
1000 Kitap
Hoş geldin Eylül… Bir yazı daha arkamda bırakıp sana geldim. Her yıl aynı hisle karşılıyorum seni; biraz hüzün, biraz umut, biraz da yorgunluğumu içine bırakma isteği… Yazın telaşından, sıcağından, gürültüsünden sonra senin serinliğin, senin dinginliğin iyi geliyor bana. Yaprakların yavaş yavaş sararması, akşamların usulca serinlemesi, havadaki o toprak kokusu… Hepsi bana çocukluğumu hatırlatıyor. Okul öncesi hazırlıkları, defterlerin o keskin kokusu, yeni başlangıçların heyecanı… Sen hep biraz “yeniden başlamak” demek oldun benim için. Belki de o yüzden, senden hep küçük mucizeler beklerim. Bir dost sohbeti, bir kahve molası, uzun zamandır ertelediğim bir hayali hayata geçirmek… Sen bana zamanı yavaşlatmayı, hayatı biraz daha derinden hissetmeyi öğretirsin. Eylül, hoş geldin. Getirdiğin serinliğinle, huzurunla, yeni başlangıçların haberiyle hoş geldin. Umarım bu defa bana da iyi gelirsin… 🍂✨ 01.09.2025
İnsan ve Hayat
Bugün, sıradanlığın gölgesinde geçen bir gündü. Ne özel bir heyecan vardı, ne de keskin bir hüzün… Adeta saydam bir gün. Elimi uzatsam tutamayacağım, gözlerimle baksam yakalayamayacağım bir boşluk gibi geçti. Kafamın içinde dolaşan düşünceler de tıpkı bu saydamlık gibi, var ama yok gibiydi. Düşünüyorsun ama bir yere varmıyor, yürüyorsun ama bir adım ilerlemiyorsun. Bazen günler böyle olur; içi boş bir bardak gibi… Görünürde doluymuş gibi duran ama aslında içinde sadece hava taşıyan. Bugün de öyle geçti. Saatler birbirini kovaladı ama iz bırakmadı. Belki de böyle günler hayatın sessiz harfleri gibidir. Ses çıkarmaz ama anlamın içinde vardır. İnsan zihninin garip bir yanı var: dolduramadığı anları “boş düşüncelerle” kaplamaya çalışıyor. Oysa o düşüncelerin çoğu, bir şeye varmak için değil, zihni oyalamak için dönüp duruyor. Benim de bugün bütün günüm bu döngünün içinde geçti. Akşam olduğunda geriye bakıyorum da, ne büyük bir başarı var ne de büyük bir kayıp… Ama bir tuhaflık var: bu boşluğun da kendine has bir ağırlığı var. Saydamlık işte tam da bu noktada devreye giriyor. Ne karanlık bir gün diyebilirim, ne de aydınlık. Daha çok cam gibi… İçinden bakınca öbür tarafı gösteriyor ama kendi rengini belli etmiyor. Sanki hayat, bugün benim için görünmez bir elbise giymişti. Görebildiğim ama dokunamadığım, içinde olduğum ama fark edemediğim… Belki de bu tür günler, insanın kendisiyle sessizce yüzleştiği günlerdir. Hayatın koşuşturmacasında hep bir şeyler yapmaya, yetişmeye, tamamlamaya çalışıyoruz. Oysa bugün gibi günlerde zaman sanki bize durup düşünmeyi, boşluğun da bir çeşit varlık olduğunu hatırlatıyor. Bilmiyorum… Belki de bir günün sıradan geçmesi, onun kıymetsiz olduğu anlamına gelmez. Sıradanlık da bir nefes gibidir: fark etmeden yaşarız ama onsuz da var olamayız.
1000 Kitap
Bazen insan, kendini farkında olmadan bir kıyıda bulur. Ne tam karadasındır ne de denizde. Bir ayağın toprağa basar, diğerin dalgalara değmek ister. Ruh da öyledir işte; bir yanın huzura demir atmak isterken diğer yanın bilinmezliğe açılmak ister. Bugün fark ettim ki, insan en çok kendi içinde yolculuk yapmaktan yoruluyor. Başkalarının hayatına, şehirlerin sokaklarına, uzak ülkelerin masallarına gitmek kolay. Ama insan, kendi kalbinin dar sokaklarına girince tedirgin oluyor. Çünkü orada süslenmemiş hakikatler, başıboş kalmış yaralar ve ertelenmiş yüzleşmeler var. Belki de bu yüzden, bazen gün batımını izlerken hüzünle karışık bir huzur hissediyoruz. Güneşin batışı, bize kendi eksik hikâyelerimizi hatırlatıyor. “Tamam” demeden biten konuşmalar gibi, “özür dilerim” denmeden biten günler gibi. Ama galiba hayat, hiçbir zaman tam olmuyor. Belki de eksiklik, bize insan olduğumuzu hatırlatan en dürüst aynadır. Ve belki de biz, eksik yanlarımızı tamamlamaya değil, onlarla birlikte yaşamayı öğrenmeye geldik.
1000 Kitap