Tefekkür aynı zamanda bir inşa sürecidir. Kelime ve kavramlarla, akıl ve hayal gücümüzle varlığı ve kendimizi anlamaya çalışırız. Bunu yaparken yeni dünyalar kurar ve varlığa sembolik anlamlar yükleriz. Bu anlam manzumeleri marifetiyle varlık kendini bize çok farklı şekillerde açmaya başlar. Ağaç adını verdiğimiz canlı, bu ismi aldıktan sonra hayat alanımızın bir parçası haline gelir. "Ağaç" artık herhangi bir bitki değildir. O şimdi gölgesinde serinlediğimiz, tırmandığımız, çiçeklerini görünce baharın geldiğini anladığımız, yeşerince sevindiğimiz, solunca mahzunlaştığımız, kuşların yuvasını yaptığı, rüzgârın kendisiyle raks ettiği bir özne, varlık ve paydaş haline gelmiştir. Ağacın kendini bize açması, onunla kurduğumuz ilişki neticesinde mümkün hâle gelir. İnşa ettiğimiz bu sembolik anlam yapıları ve ilişkiler üzerinden varlık kendini bize açmaya başlar. İşte bu çaba içinde varlığa kendimizi, aklımızı, duygumuzu, kalbimizi, muhayyile gücümüzü ekleriz. Varlıklarla kurduğumuz doğru ilişki, bizi de varlığı da daha gerçek ve zengin hâle getirir.