İnsanlardan neden nefret edesin ki? Ne diye kendinden nefret edesin? Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar aleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı. Yaşam denen bu kazan, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan başlama makinesi, seni değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet.
Seni rahatsız eden, seni duygulandıran, seni korkutan, ama bazen de coşturan şey başkalaşmanın aniliği değil, aksine bunun bir değişim olmadığı, hiçbir şeyin değişmediği, öteden beri böyle olduğun duygusu, o belirsiz ve ezici duygu; çatlak aynadaki bu yüz senin yüzün değil, maskeler düştü sadece, odanın sıcaklığı onları eritti.
Kendini dayanıklı hissetmiyorsun artık: Sana bugüne kadar güç veren, yüreğini ısıtan şey, varoluş duygun, neredeyse önemli olduğun duygusu, dünyaya bağlanma, dünyada kalma duygusu eksikliğini hissettirmeye başlıyor.