Dolayısıyla bu dünyayı terk etmiş olan dostlarımızı üzülerek, hayıflanarak değil, iç ferahlığıyla hatırlamalıyız ve unutmamalıyız ki onlar bir yolunu bulup bu paylamadan kurtulmuşlardır, yapacağımız tek şey bu azarlamanın arzu edilen neticeyi uyandırmış olmasını gönülden dilemektir. Aynı bakış açısıyla kendi ölümümüze de, genelde hep olduğu üzere, korkuyla ve ürpertiyle değil, arzu edilen mutlu bir hadise olarak bakmalı, yolunu gözetlemeliyiz onun.
Talihe meydan okuyan yaradılış sağlamlığı, ya da metanetlilik de hayatın acı ve ıstıraplarına karşı güzel bir kalkandır ve bizim içinde bulunduğumuz ana tahammül etmemize yardımcı olur; fakat gerçek kurtuluşun yolunu tıkayabilir, çünkü kalbi katılaştırır. Gerçekten de üzeri taştan kabuk tutmuş ve hiçbir şey hissetmez hale gelmişse nasıl ıslah olabilir acıyla, ıstırapla bir kalp?
Ayrıca bu metanetin, yani acıyla gösterilen sabır ve cesaretin belli bir derecesi çok ender rastlanır bir şey değildir. Çoğu kez bu bir gösteriş olabilir.
Yapacağınız her şeyin dünyayı etkileyebileceğini düşünün bir an. Herkesin sizden bahsettiğini, sizi konuştuğunu, isminizin her hanede geçtiğini... Yine de bu gücünüz bir çiftçiyi uyandığı günün sabahında tarlasını sulamasından, bir yazarı neşretmekten, bir anneyi çocuğunu emzirmekten, bir işçiyi madene inmekten alıkoyacak mıdır?
Elinizde tuttuğunuz, sizi tanrı yaptığını düşündüğünüz gücün acizliği de budur: Gündelik olanı değiştirememesi. Bir insanı yerinden yurdundan kovabilirsiniz, sürebilirsiniz, hatta gücünüzle onu öldürebilirsiniz. Ama yine de dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir çiftçi tarlasını ekmeye, bir öğretmen öğretmeye, bir baba oğlunu sevmeye devam edecektir.