Başlamadan önce şunu söylemeliyim ki bu yazıya nereden başlayacağımı ve nereye bağlayacağımı bilemiyorum. Bu kitabı okumak çok farklı ve çok güzel bir deneyimdi benim için. Olabildiğince size de aktarmaya çalışacağım.
Kitap, insanın iç dünyasının görünmeyen yüzünü çok güzel anlatıyor. Kitabın başlarında bu anlatım statü farkıyla başlıyor. Aynı okulda okumalarına rağmen birbiriyle uzaktan yakından alakası olmayan durumlara gelmiş olan iki arkadaş... Biri sebepsiz yere işinden atılmış, yeni bir iş için çırpınıyor; diğeri ise iyi bir şirkette çalışıp güzel para kazanıyor, bu durum onu kişiliğine kadar değiştiriyor.
Sonrasında hikayenin asıl kahramanı olan, sürekli çalışan fakat buna rağmen azarlanan, evinde bile saadeti bulamayan Raif Efendi'yle tanışıyoruz. Kitapta da "Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyor? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yer yüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?" sorularıyla tanıdığımız bir insan Raif Efendi. Sürekli başkaları tarafından ezilen buna karşın tepki bile vermeyen... Kitabın ileriki bölümlerine şimdiden girmek istemiyorum.
Bu konu kitabın ilk çeyreğinde çok güzel işlense de kitabın asıl vurucu kısmı "aşk" ve tasvir edilme şekli. Okurken içimden sürekli "Gerçek aşk bu işte!" diye geçirmemi sağlayacak güzellikte bir aşk hem de... Daha tanımadan, resminde bile ruh eşini bulmak değilse nedir aşk? Bu kadar genel konuşmaktansa biraz da kitaptan bahsetmem gerek sanırım.
Asıl hikaye Raif Efendi'nin şans eseri girdiği bir sergide "Kürk Mantolu Madonna olarak da anılan bir otoportreyi görmesiyle başlıyor. Raif Efendi daha ilk görüşte bu tablodaki kadının onun yıllardır hayallerini süsleyen "o kadın" olduğunu fark ediyor ve her gün bu sergiye giderek resmin her detayını hayranlıkla incelemeye başlıyor. "Her gün, daima öğleden