Romanın ana karakteri Jonathan,hayatında işleri pek de yolunda gitmeyen,rutinlerin ve gelecek kaygılarının arasında sıkışıp kalmış bir adamdır.Sıradan bir pazar günü sokakta yürürken,gizemli bir çingene falına bakmak için elini yakalar ve gözleri dehşetle açılarak ona tek bir kelime fısıldar: "Öleceksin!"Bu kehanetin bilimsel bir geçerliliği olmasa da,ölüm fikri Jonathan'ın zihninde bir bomba gibi patlar.Zamanının kısıtlı olduğunu düşünmeye başlayan karakterimiz,her şeyi geride bırakarak derin bir sorgulama sürecine girer,tatile çıkar ve hayatı bambaşka bir pencereden görmeye başlar.Aslında ironik bir şekilde;Jonathan ancak öleceğini öğrendiği gün gerçekten yaşamaya başlar.Kitap,modern insanın en büyük hastalığı olan "geleceği inşa etmeye çalışırken bugünü kaçırma" sorununu yüzümüze vuruyor.Jonathan,ölümün kıyısına geldiğini düşündüğünde,daha önce fark etmediği detayları,doğayı ve anın güzelliğini keşfediyor.Hikayedeki en etkileyici figürlerden biri Jonathan’ın Margie Halası’dır.Onunla yapılan sohbetler, romanın felsefi omurgasını oluşturur. Hayatın özünün,aslında diğer insanlarla kurduğumuz samimi,çıkarsız bağlar ve empati olduğu vurgulanır ve Ayna Teorisi: Yazar,çevremizdeki insanların bize birer ayna olduğunu savunuyor.Biz dünyaya ve insanlara nasıl yaklaşırsak,onların da bize o şekilde karşılık vereceğini;bu yüzden değişimin her zaman kendi içimizde başlaması gerektiğini gösteriyor.