Bugün Japon Klasiklerinden okuduğum ilk kitabın yorumuyla geldim. Okuyucular olarak bazen istesek de istemesek de bazı akıntılara kapılıp gidiyoruz, biliyorsunuz ki Japon klasikleri bir okumadır gidiyor, herkesin sevdiği bir tür olarak başlasa da birkaç kitaptan sonra bir türlü devamını getiremediği, getirmek istemediği bir okuma türü olarak karşımıza çıktı. Kitap akıcı mı akıcı, okuru sürükleyip gidiyor. Peki efenim, nedir bu okuru sürükleyip giden şey? Kitabın başından sonuna kadar buhranlı olduğunu söylemeliyim.Okudukça bitmek tükenmek bilmez duygularda boğuyor bizi.
Kitabın konusu aslında çok basit aile kavramında özellikle kız çocukları için baba figürü önemli deselerde ben her zaman kız-erkek farketmez her iki tür içinde baba figürünün önemli olduğunu düşünenlerdenim.Baba figürü her zaman aslan-kaplan-dağ-direk-kale olarak görüldüğü için en azından onlara öyle ithafta bulunulduğu için baba her zaman elimizdeki önemli bir figür.
Kitabımızda başkarakterimiz de başta babası olmak üzere annesi olsun, abisi olsun, ablası olsun, arkadaşları olsun ve hatta hatta evdeki yardımcıların gözünde bile bir değer yargısının zerresini taşımaz, hissetmez.Eh tabii bilirsiniz, bilmelisiniz insan bir yere bir gönüle bir simgeye ait hissetmeli kendini, bu insanın doğasında var olan bir şey. Bu durum böyle olunca başkarakterimiz herkes için vasıfsızdır, herkes için görünmezdir, kaybolsa üç gün kimsenin bilemeyeceği biri.En çokta babasının sevgisini tadamadığından bu durum onu öyle bir yere getirir ki bir daha asla iyileşmiyor.Yine de bence insan her ne yaşıyorsa yaşasın kendince varolabilmeyi başarmalı, başarabilmeli, keder herkes için vardır, sevgi bitebilen ya da bazı gönüllerde kendini göstermeyi hiç ifade edemeyen bir şey olarak karşımıza çıkabilir, bununla mücadele etmek yerine