Hadi biraz Friedrich Nietzsche ile aynı masaya oturmuşuz gibi düşünelim.
Tüm dünyada yankı uyandıran o meşhur sözüyle başlayalım:
“Tanrı öldü.”
Bugün hâlâ birçok insan bu sözü yalnızca dine karşı söylenmiş öfkeli bir cümle sanıyor. Oysa
Nietzsche için mesele inançtan çok daha büyüktü. Onun anlattığı şey, insanlığın anlam merkezini
kaybetmesiydi. İnsan artık neye inanacağını, ne için yaşayacağını, ne uğruna acı çekeceğini
bilmiyordu. Ve en kötüsü, bunu fark etmeyecek kadar meşguldü.
Bir meydan okuma gibi gelmiyor artık kulağa.
Yavaş yavaş fark ediyoruz; aslında ölen şeyin Tanrı’dan çok, insanın anlamı olduğunu…
Bir takım inançlarımız var, rutinlerimiz var ama neden inandığımızı, neden yaptığımızı bilmiyoruz.
Biraz zamanı doldurmak, biraz inanmak için yapıyoruz sanki. İçimizdeki boşluğa bakmaya
korkuyoruz. Çünkü görmezden gelmek rahatlatıyor bizi. Görürsek sorgularız; görmek bazen rahatsız
eder. Bilmek de öyle.
Kalabalıkların içinde kayboluyoruz; kendi sesimizi kendi gürültümüzde duyamıyoruz. Başkalarının
gürültüsüne bırakıyoruz kendimizi.
Ve en kötüsü; buna alışıyoruz.
Normal geliyor bu anlamsızlık. Varoluşun derinliğine sızıyor. İnsan kendini bulmaya çırpınıyor ama
çoğu zaman kendi içinden çıkamıyor.
Belki de bu yüzden “amor fati” diyor Niçe.
“Kaderini sev.”
Başına gelen her şeyi öyle sahiplen ki; acını bile inkâr etme. Bütünleş, varlığınla kucakla… diyerek
öğüt verirken, biz de onun çelişkilerinden habersiz değiliz aslında. Çünkü o çelişkinin içinde
bastırılmış bir merhamet olduğunu da seziyoruz. Torino sokaklarındaki o görüntü canlanıyor
gözlerimizin önünde.
Merhamete karşı sert sözler söyleyen bir adamın, kırbaçlanan bir ata sarılıp ağlaması ya da uğruna