Zamanın su gibi akıp gittiği çağımızda teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerlerken, yeni jenerasyon da davranışsal, kültürel ve zihinsel açıdan sürekli bir dönüşüm geçiriyor. Bilgiye ulaşmak artık her zamankinden daha kolay ve daha hızlı. Böylesi bir ortamda din de kaçınılmaz biçimde bu değişimden payını alıyor; uzun süre elinde tuttuğu gizem ve açıklama alanındaki ayrıcalıklı konum giderek daralıyor. Geleneksel dinlerin, özellikle genç kuşakları eskisi kadar tatmin edemediği açık biçimde hissediliyor.
Kitapta özellikle vurgulanan önemli noktalardan biri de şu: Gençler artık dinî olguları derinlemesine sorgulamaya dahi çoğu zaman ihtiyaç duymuyor ya da bunu öncelik görmüyor. Hatta Tanrı’nın varlığı veya yokluğu meselesiyle bile ilgilenmeyen gençlerin oranının artması oldukça çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor. Eserin daha başında dikkat çekici bir tespit yer alıyor: Dinlerin kendilerini çağın şartlarına göre yenilemek yerine, çağın dine yönelmesini beklemesi. Oysa hızlı değişen toplumsal ve düşünsel yapı içinde bunun gerçekçi olmadığı açık. Değişen zemini kabul etmek ve din dilini bu yeni bağlama göre yeniden düşünmek kaçınılmaz görünüyor.
Avrupa ve Amerika’da uzun süredir gözlenen ilgisizlik ve sekülerleşme eğilimi artık bizim toplumumuzda da daha görünür hale geliyor. Bu nedenle dinin daha güncel, daha anlaşılır ve modern insanın sorularına doğrudan temas eden bir yorumunun geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Sadece geleneksel anlatıyı tekrar etmek yerine, çağın kavramları ve problemleri üzerinden yeni bir ifade biçimi kurmak daha etkili olabilir.
Sonuçta dinin elinde iki temel varoluş sorusu kalıyor: Nereden geldik ve nereye gidiyoruz? İnsanlığın en eski ve en derin soruları bunlar. Eğer bilim bir gün bu alanlarda da kapsamlı ve ikna edici açıklamalar ortaya