Eğer kişi insanların mutluluk, sevgi, sevinç olarak tanımladıkları şeylerin tamamıyla yanlış temeller üzerine inşa edilmiş varsayımlar olduğunu keşfederse yüreğinde derin bir boşluk bulur. Onun için bu büyük boşluğu doldurmanın yegâne çaresi de gerek kendisinin gerekse de başakalarının kaderleri üzerine kumar oynamasıdır.
Kendisi insan olduğu halde, insanın gayretleri insanî olmamalı, kendisi ölümlü olduğu halde, ölümlü canlının çabalarıyla yetinmemelidir; fakat insan bütün güçleriyle ilahî bir hayat yaşamaya yönelmelidir.
Fazilette mertebelerin sonu, insan fiillerinin hepsinin ilâhi fiiller haline gelmesidir. Bu fiiller mutlak iyiliktirler. Fiil mutlak iyilik olunca, insan onu bu fiilin dışında hiçbir amaç için yapmaz. Çünkü mutlak iyilik bizzat arzu edilen bir gayedir. Yani o bizzat istenilen ve amaçlanan bir şeydir. Son derecede üstün bir gaye olan şey, başka bir şey için var olamaz. İnsanın fiillerinin hepsi ilâhî fiiller olunca onlar, insanın gerçekte asıl özünü oluşturan ilâhî aklından meydana gelir. Bedenî tabiatlarının diğer dürtüleri, hayvanî iki nefsin öteki istekleriyle bu iki nefisten ve hissî nefsin dürtülerinden doğan hayal gücünün arzularıyla yok olup gider. Böylece insanın bir iş yapmasına sebep olan, fiilinin dışında irade ve niyeti kalmaz. Fakat o, fiilin dışında yaptığı şeyleri irade ve niyetsiz olarak yapar. Yani onun fiilindeki gayesi, o fiilin özünden başka bir şey değildir. Bu da, ilahî fiilin yoludur.
Akıllı insan, kendisini insan yapan düşünen nefsinde faziletini arar. Özellikle bu nefiste bulunan eksiklikler üzerinde durur ve gücü yettiği kadar nefsini olgunlaştırmaya çalışır.