Bu kitabı üç yıldır kütüphanemde bekletiyordum ve sonunda okuma fırsatı buldum. Oldukça kalın olmasına rağmen, akıcı anlatımı sayesinde kısa sürede okunabilen bir eser.
Kitap, Fransız Devrimi dönemini çarpıcı bir şekilde ele alıyor. Soyluların refah içinde yaşadığı, alt tabakanın ise açlıkla mücadele ettiği ve insan yerine konulmadığı bir düzen anlatılıyor. Özellikle Marki'nin arabasıyla bir çocuğu ezdiği sahnede sergilediği umursamaz tavır, bu adaletsizliği açıkça ortaya koyuyor.
Ancak devrimle birlikte roller değişse de düzenin özü değişmiyor. Bu kez alt tabaka, soylulara karşı aynı acımasızlığı sergiliyor. Yani güç el değiştiriyor, fakat zulüm devam ediyor.
Kitapta geçen şu söz, dönemin ruhunu en iyi şekilde özetliyor:
“Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi…” (S-3)
Eserin karakterleri de oldukça etkileyici:
Mr. Lorry’nin dostluğu,
Charles Darnay’in ailesinden kalan ağır mirası,
Lucie Manette’nin saf sevgisi,
Miss Pross’un sadakati
ve en önemlisi Sydney Carton’un fedakârlığı eseri unutulmaz kılıyor.
Kısacası, bu kitap sadece bir tarih anlatısı değil; insan doğasını, adaleti ve gücün nasıl yozlaştırabileceğini gösteren güçlü bir şaheserdir. Herkesin mutlaka okuması gereken, evrensel temalarıyla her yaştan okuyucuya hitap eden bir kitaptır.