Alışveriş merkezinde vitrinlere bakarken gözümüz parlar. Bir elbise, bir ayakkabı, bir çanta… “Bu tam benlik!” deriz. Sepetler dolar, poşetler elimizi kesercesine taşınır eve. Ve sonra?
Dolaplarımız tıka basa dolar. Ama giyecek bir şey bulamayız.
O elbiseyi “özel bir gün” için almışızdır, o gün bir türlü gelmez.
Ayakkabı ayağımızı vurmuştur, ikinciye giymeyiz.
Çanta modası geçmiştir, kenara atarız.
İşte tam da burada başlıyor içimizdeki ağırlık.
Eşyalar arttıkça, içimiz daralır. Her şeyimiz vardır ama hiçbir şey bize yetmez. Çünkü çok şeye sahip olmak, huzuru getirmiyor.
Minimalist olmak yalnızca az eşyaya sahip olmak değildir. Az ama anlamlı olanla yaşamayı seçmektir.
Ne yazık ki, çoğumuz “sahip olmak” ile “mutlu olmak” arasındaki farkı gözden kaçırıyoruz.
Sadelikten uzaklaştıkça düşüncelerimiz de dağınıklaşıyor.
Dolaplar karmaşık, odalar dağınık, zihnimiz yorgun…
Ve bu döngü, bizi yavaş yavaş ruhsal bir boşluğa sürüklüyor.
Tüketmekle tatmin olmaya çalışıyor, doyumsuzlukla mücadele ediyoruz. Oysa bazen bir gömlekle geçirilen sade bir gün, en lüks kıyafetten daha huzurlu olabilir.
Şunu kendine sor:
Gerçekten neye ihtiyacım var?
Alışveriş yapmadan önce, bu soruyu bir kez bile sorsan, hayatına sade bir huzur dokunabilir.
Kitap Önerisi:
“Sade – Sade Yaşam Sanatı” – Erin Boyle
Az eşya, sade yaşam, çok huzur…