“Bir çocuğun kaleminden dökülen kelimelerle bir insanlık suçunun anatomisi.”
Batuk henüz 9 yaşındayken, sırf babası ona iyilik ettiğini düşündüğü için bir kamyonetin arkasında bilinmezliğe gönderiliyor. Mumbai’de “Kafesler Sokağı”na satılıyor. 15 yaşında, bedenini satarak hayatta kalmaya çalışan bir çocuk artık. Ama Batuk’un elinde bir silah var: bir kalem ve bir defter. O deftere yalnızca yaşadıklarını değil, olmak istediği kişiyi, yaşamak istediği hayatı da yazıyor. Çünkü onun için hayal etmek, hayatta kalmanın tek yolu.
“Yazdığım şeyler doğru olmak zorunda değil, çünkü bazen hayal kurmak yaşamanın tek yoludur.”
Ama bu hikâye yalnızca Batuk’un değil. Aynı kafeste susmayı öğrenmiş, gözleri boşluğa bakan başka kızlar da var. Ve erkek çocuklar da.
Punet, bu erkek çocuklardan biri. Sessizliği, görmezden gelinmişliği temsil ediyor. Ne bedeni ne kimliği ciddiye alınmış. O da sistemin bir başka kurbanı.
Kitap boyunca yetimhanelerde görülen zulmü okuyoruz:
Çocukların koruma altında olması gereken yerlerde dayak yediğini, aşağılandığını, hatta oradan sokaklara “hazır mal” olarak sürüldüğünü görüyoruz.
Zengin müşteriler, bu çocukları satın alırken ne bedenlerini ne ruhlarını umursuyor. Onlar için her şey sadece bir “zevk nesnesi.”
Makam sahibi insanlar — polisler, doktorlar, devlet görevlileri — ise ya rüşvetle satın alınmış ya da işlenen suçları görmezden gelmiş.
“Acının sesi yoktur. Ama kelimelerle duyurulabilir.”
Levine yalnızca bir roman yazmamış. Gerçek bir çocuğun gözünden bu kirli düzeni anlatmış. Kurgunun arkasında gerçekler gizli:
Bu hikâye yalnızca Hindistan’ın arka sokaklarında geçmiyor. Dünyanın her yerinde göz ardı edilen çocukların hikâyesi bu.
Batuk, yazarken kendini yaşatıyor. Ama onun mavi defterine yazdığı her kelime, okuyana vicdan yükü bırakıyor.
Bu
Çıldırmış değilim. Bunu erkeklerin bamyalarını yüzüme ya da bacaklarımın arasına sürtmek için yüz, kahverengi deliğime girmek içinse iki yüz rupi vermelerinden biliyorum.