Dünyayı unutup seyre dalarak taşın karşısında oturabilir, bu kıyametler koparan sabırsızlığın ettiği eziyetleri çekebilirdi. İşin sonuna gelmiş, her şeyi özümsemişti ve her şeyi kendi kendine bir kez daha anlatmak üzere bir başına yüksek sesle konuşmaya başlayarak tehlikeye giriyordu. Düşünceleri, "İşte, birileri orada oturuyor," diyordu, "gördüklerini bir kez daha kendine anlatabilir.
Taşların rengi tuhaf mı tuhaf bir taş yeşili, sudaki yansımaları yan sıyor... Çok doğru. Tam da söylendiği gibi. Biçimleri de karton gibi...
Ama tüm bunlar bir işe yaramaz, başımı alıp gidesim var. O kadar güzel ki!"
Derken hatırladı: Evdeyken, bazen ancak yıllar sonra, bazen de olan bitenleri artık hatırlamayınca yalnızca tesadüf eseri, arkanızda bıraktığınız böylesi yaşanmışlıklardan ansızın üzerinize bir ışık düşer de kalp, rüyadaymışçasına hareket eder. Ulrich geçmişi özlüyordu.
Agathe'ye, "Çok basit aslında," dedi, "herkes farkında, bir biz değiliz. Hayalgücünü tek harekete geçiren, kişinin henüz veya artik sahip olmadığıdır; beden sahip olmak ister, ruhsa istemez. İnsanın bu amaçla sarf ettiği muazzam gayretleri şimdi anlıyorum.
Sanat yolcusu şu herif, bu çiçeği kıymetli bir taşa, şuradaki taşı da bir çiçeğe benzetince, şayet çiçeği kısa bir an için başka bir şeye dönüştürmek akıllılık değilse, ne budalalık etmektedir. Ya bütün ideallerimiz, ciddiye alınca her biri ötekiyle çeliştiği için ne kadar budalacadır; öldürmeyeceksin, yani mahvolacaksın, öyle mi?
Komşunun malına göz dikmeyeceksin, yani yoksulluk içinde yaşayacaksın, he? Bunların manası, yapılamaz oluşlarında değil midir, bununla da ruhu tutuşturmazlar mı! Ayrıca Tanrı'yı görememek de kavrayamamak da din için ne kadar iyidir, değil mi?! Peki, hangi dünya?! Henüz sahip olmayış ile artık sahip olmayışın iki ateşi arasındaki