Fallokratik evrenin toplumsal normları bir hayli ilginçti, normlara uymayan estetiği küçümserken normların üzerindekini de kabul etmekte güçlük çekiyordu. Özellikle de kadın bedeni söz konusu olunca eril bağnazlık devreye giriyor, şiddet açığa çıkıyordu.
Fahişeliğin talibi çok olan bir meslek erbaplığı gibi lanse edilmesi eril uygarlığın riyakarlığını da açığa vuruyordu. Bir yandan kendi haz nesnesini oluşturup beden sömürüsü ve istismarının en acımasızını icra ederken diğer yandan itibarsızlaştırdığı bu ibretlik imgeyle kadın kimliği üzerinde bir tehdit oluşturuyor, kendi varlığını, meşruluğunu ve iktidarını parlatıyordu.
Kadınları mülksüz bırakmak mülkü olan erkeğin mülkünün dağılmasını da önleyecek bir iktisadi işleve sahipti. Bu durum mülkiyet haklarına sahip olmayan kadının kendisinin bir mülke dönüşüp bir erkek için sahip olunacak bir nesne haline gelmesine neden oluyordu. Bu da yetmiyor, dört duvar arasına sıkıştırılmış yaşamındaki tek toplumsal övgü olan yasal eş konumunu koruyabilmesi için ona erkek çocuk doğurma mecburiyeti yükleniyordu. Bu cinsiyetçilik daha doğurmadan başlıyordu, yeni doğmuş bir çocuğun cinsiyeti onun yaşayıp yaşamayacağının belirleyicisi olabiliyordu. Ailenin nüfus planlaması, cinsiyetçi kültür veya ekonomik nedenlerle kız çocukları doğduktan sonra terk edilip satılabiliyordu.