Hep öyle değil mi. Sevgilerimizi, duyguların yükseliş ve alçalış dalgalanmalarını, kendi kendimize algıladığımız biçimde bir başka insana akıtmak istediğimizde tümüyle içimize hapsetmiyor muyuz. Kim karşılıyor sevgileri. Bir ilişkinin başlangıcı, sürekliliği aynı zamanda en derin sınırlandırılması değil mi. Belki ancak ayrılık bir açıklık, bir derinlik kazanmıyor mu. Duygularımın karşıtını savunamam. Bir uzaklık kazanmam, yeniden kendi düşüncelerimin dünyasını bulmam gerek.
Bırak kentleri, bırak yapıların görkemini, yoksulluğunu, bırak yolları, çocukluğunu, ölen uzaklardaki insanlarını, bırak, bırak, bırak içinde seni kemiren seni bırak. Bak nerelere varıyor gökyüzü. Hangi zamanlara. Hangi sonsuzluğa. GİT.
Aradan geçen yıllar değil de, içinin durgunluğunda yaşlanmış sanki. Halbuki genç sayılır daha; bu nedenle yaşlanmadan çok, matlaşma demeli belki de; gözbebeklerinden bütün varlığına yayılan bir pırıltısızlık...