"İnsanlığın laneti birbirimizden çok farklı olmamız değil, birbirimize çok benziyor olmamızdır."
Karamazov Kardeşler'i okuyunca nedense Salman Rushdie'nin bu sözü aklıma geldi...
Romanda üç kardeşin babaları ile olan ilişkisi romanın iskeletini oluşturuyor. Babalarının yanında büyümeyen, baba şefkati ve ilgisinden mahrum kalan çocukların yıllar sonra babalarıyla bir araya gelmelerini ve ilişkilerini görüyoruz.
En büyük çocuk olan Mitya, yaşam tarzı olarak tıpkı babasına benzer. Şehvete, eğlenceye, içkiye düşkün, disiplinsiz biridir. İvan ise babası gibi Tanrı'ya inanmayan, "her şeyin mübah olduğu" düşüncesine sahip, aklı ile ön plana çıkan ortanca oğuldur. En küçükleri Alyoşa ise dürüstlüğü, saflığı, çocuk masumiyetini yansıtması itibarıyla hepsinden ayrı bir yerdedir.
Alyoşa yazarın gerçek hayatta daha küçükkken kaybettiği çocuğunun adıdır ve romanda Alyoşa karakterini yaratırken bunun etkisiyle yarattığı bilinmektedir. Ayrıca Alyoşa'nın romanda dindar yönüyle ön plana çıkması yazarın yaşamının son yıllarını, Mitya ilk gençlik yıllarını, İvan ise orta yaşlılığını temsil eden karakterler olarak romanda vücut bulur.
Romanda ele alınan en önemli konulardan biri aile ve adalet kavramıdır. Anne ve babasız, sevgisiz büyüyen çocuğun küçükken yaşadıklarının büyüyünce oluşacak karakterine bunların nasıl etki ettiğini, koşulsuz olarak bir insanın babasını "baba" olarak kabul etmesinin doğru olup olmadığını sorgulatan yazar, baba kavramını yeniden ele almamızı sağlıyor.
Bireyin toplumda işlediği bir suçtan sadece kendisi mi sorumlu yoksa böyle bir suç işlenmişse onu yetiştiren aile de onun kadar suçlu mudur sorusunu bizlere sormaktadır ve okuyucu; baba mı, çocuk mu, toplum mu suçlu üçgenine alınmaktadır. Böyle yetiştirilen bir insan topluma faydalı olabilir mi sorusu da bize