Ahmed Arif'ten Zalım Leyla'ya;
Bitmemiş bir şiirimde
“kesip attığın tırnağa - kurban olurum.” diyorum.
Bilmem bir fikir verir mi bu sana.
Hastalığa, mikroplara senin hayalınla dayatıyorum. Fizyolojik bir yapı olarak öteki insanlardan bir ayrımım yok. Lakin dünya dünya olalı kimselerin benim gibi sevdiğini ve sevebileceğini sanmıyorum. İnandığım en kesin gerçek bu canım. Beni ben eden de bu. Başkaca yokum. Kaç bin kere söyleyeyim, öyle yaşatan, öyle sevdirensin ki. Seni tanımak milyarlarca yıl yaşamaktan daha dolu...
susuz, soğuk dudaklardan döküldü birkaç hece
bak, gökyüzü berrak yağmur var ve ıslandım
her dervişin dimağında yer eden bir bilmece
yıl 57, yer nedim divanında bir gece
huzurlu bir ses yükseliyor sıla-i rahimden
ölmenin tam zamanı hazır hava güzelken
çeşminden dökülmüş doğarken kıvırcık saçların
bir ezanla fısıldanmış en güzel isim; adın
Deniz durgun göl gibi, gitgide genişliyor
Sular kayalıklarda nurdan izler işliyor,
Engine sarkan gökler baştan başa yıldızlı..
Şimdi göğsümde kalbim çarpıyor hızlı hızlı.
Göklerden bir yıldızın gölgesi düşmüş suya
Dalmış suyun koynunda bir gecelik uykuya
Bazan uzunlaşıyor, bazan da kıvranıyor
Durgun suyun altında bir mum gibi yanıyor
Yakın olayım diye bu gökten gelen ize Öyle eğilmişim ki kayalardan denize
Alnımdan düşen saçlar yorulmuş suya değdi
Baktım geniş ufuklar başımın üstündeydi
Bilemem nasıl oldu geldi ki öyle bir an
Yenilmez bir haz duyup denize atılmaktan
Kurtulmak ne kolaymış faniliğimden dedim
Doğruldum atılırken bir dakika titredim
Bir dakika sonsuzluk doldu taştı gönlümden
Bir dakika bir ömrü kurtarmıştı ölümden
Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar,
Ölümleri olur zaferleri,
Öpüşürken yok olan ateşle barut gibi.
En tatlı bal bile tatlandıkça bıkkınlık verir,
Aynı tat isteği, iştahı köreltir...