Leylan – Selahattin Demirtaş
Leylan, sadece bir roman değil; bir yolculuk. Hem mekânlar arasında hem kalbin derinliklerinde yapılan bir yolculuk. Selahattin Demirtaş’ın cezaevinden yazdığı bu eser, duvarların ardında bile sözcüklerin ne kadar özgürleşebileceğini gösteriyor.
Kitabı okurken ilk hissettiğim şey, yazarın kelimelere duyduğu saygıydı. Her cümle düşünülmüş, her karakterin bir yarası var. Ama bu yaralar saklanmamış, aksine açıkça, samimi bir şekilde önümüze serilmiş. Bu yüzden Leylan, anlatılan bir hikâye değil, yaşanmış bir duygu gibi geldi bana.
Kudret karakteri, aslında hepimizin bir parçasını taşıyor. Kaybolmuşluğu, arayışı, bazen çaresizliği ama bir yandan da içindeki direnci. Yolda karşılaştığı her kişi, her şehir, onun iç dünyasında yeni bir kapı aralıyor. Bu sadece onun değil, okuyanın da dönüşümüne vesile oluyor. Ben okurken hem Kudret’in yolculuğuna eşlik ettim, hem de kendi içimde bazı duraklara uğradım.
Demirtaş’ın dili çok doğal. Abartıya kaçmadan, yer yer mizahı kullanarak, ama çoğu zaman yüreğe dokunan bir sadelikle yazmış. Politik bir figür olmasına rağmen, roman boyunca karakterlerin derinliğiyle ve insani yanlarıyla konuşmuş bizimle. Yargılamamış, anlatmış. Dayatmamış, göstermiş.
Leylan, bir aşk hikâyesi mi? Belki. Ama ondan da fazlası. Bir halkın sesi, bir insanın arayışı, bir kadının izi, bir erkeğin yalnızlığı... İç içe geçmiş pek çok şeyin toplamı.
Son Söz
Bazen bir kitap, sadece okunmaz. İçinde yaşanır. Leylan benim için öyleydi. Her sayfasında bir nefes, bir sitem, bir umut saklıydı. Ve ben o umudu cebime koyup kapattım kitabı.