Ve bir kez daha Jack London...
Yarı otobiyografik romanı aslında bana şunu düşündürttü, belki de Jack London'ın şahsî hayatı, o dehasına rağmen kurgulayacağı bütün hayatlardan daha enteresan,daha dokulu ve daha coşkulu.
Martin Eden içinde tüm zariflik hoşgörü ve güzellik arzusuyla ,hararetli bir hayatta nispeten vahşi kalmış ; iç ve dış olarak bölünmüş bir hayatın ,kendi tabiriyle tanrının çılgın aşığıdır .Her zaman içinde bir kıpırtı durmuş çevresindekilere rağmen kitaplara,güzelliği ilgisi olmuş bunun yani sıra çevresindeki herkesten daha azılı olabilme becerisiyle aidiyet içinde gözükmüş ama hayatın ona gösterdiği sans ve bahtsızlıklarla hayatı çokça değişmiştir. Hayat ona ya kuyruk ya da diş gösterecektir onun deyimiyle ve bu tamamen şansa bağlıydı.
Rastladığı kavgaya müdahalesi sonucunda Ruth ve ailesiyle tanışır onların dünyasına girer . Ona oldukça yabancı ama gıptayla baktığı bu dünya onda bambaşka istekler uyandırır. Bu isteklerin sebebinin aşk olduğunu düşünür ,ki aslında onun icin aşkın ne demek olduğunu Martin de öğrenecektir . Aşk için halihazırda imrendiği edebiyatın dünyasına girişir . Kat etmesi gereken sayısız yolu vardır hepsini acıyla,açlıkla,uykusuzlukla ve tabii umutla aşar .Parasızlık onu yıldırmaz ,uyku ise can düşmanı gibidir çünkü hayata ,aşka ve yazar olmaya bir kere adamıştır kendini fakat hep tepesinde olan,ona başarısız,parasız,eğitimsiz ve yabani olduğunu haykıran ve dünyasına sokmayan burjuvaziye karşı oldukça safça yaklaşmıştır.
Başkasının diktiği kıyafetleri giyen ,başkasının yaptığı yemeği yiyen burjuvazi elbette ki yine bir baskasının (işçi sınıfından birinin ) yazdıklarını hoyratça çöplüğe atabilir ve eleştirebilir. İşçi sınıfının sanatı , fırlatılıp dışlanacağı veya alkışlanıp yüceltileceği lütfu burjuvanın tekelindedir.
Ruth'a
Martin EdenJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025134,8bin okunma