Evren susuyor, ben gürültüyle düşünen bir hücreyim.
İnsan diyorlar, ama çoğu sadece tekrarlayan bir algoritma.
Kendimi ararken bir bakıyorum: zaten yanlış kişiyim.
Gülmek mi? Belki Tanrı’nın bize sunduğu en kibar cezadır.
“Özgürlük” diyenler, sabahları hangi marka kıyafetle daha iyi hissettiğini seçiyor. Acaba nerede daha iyi bir köle olurum diye bakınıyor, iş ararken. Modern çağın parlayan kelepçeleri, buna kariyer diyorlar. Insanin hayatından 25-30 yılını aldıktan sonra biraz para ile onları daha nitelikli birer köle haline getiriyorlar...
Patron gülümser, sen motive olursun — Stockholm sendromunun kurumsal versiyonu.
Yıllar geçer, maaş artar ama zaman azalır; sonunda birikimin sadece “keşke” olur.
Ve en trajikomik sahne: zincirine takı deyip övünmen.
Bilgi çağındayız — ama kimse okumuyor, Çalışmıyor.
İnsan, anlamın külleriyle ısınıyor artık. Anlam önemli değil...
Çünkü hakikati aramıyor, sadece onay bekliyor.
İnsan, çoğu zaman kendi hayatını yaşamıyor; sadece toplumun ona biçtiği rolü sürdürüyor. Sevmediği şeyleri yaparken, sevmediği insanlarla çevriliyken, bir de bunların “başarı” sayıldığına inanıyor. Çünkü ona küçük yaşlardan beri “önemli olan senin ne istediğin değil, ne olacağın” dendi. Böylece gerçek arzularını bastırıp başkalarının onayını hedef haline getirdi. Üniversitede seçtiği bölüm bile bir kimlikten çok bir kalkan artık — ailesine, çevresine, sisteme karşı savunma aracı. “Ben de bir yere geldim” diyebilmek uğruna, kendi iç sesini susturdu. Ve ironik olan şu ki, bunu kendi tercihi sanıyor. Çünkü sistem artık insanı zorla değil, ikna ederek köleleştiriyor. İnsan sevmediği hayatı severmiş gibi yapıyor, çünkü “böyle olması gerekiyor” denmişti. Fakat bir gün fark ediyor: diploması var, maaşı var, saygınlığı var ama kendisi yok. İşte o an anlıyor — toplumun