Beritan

Beritan
@RozaBeritan
​Ölsen de aynı, yaşasan da... Ne öte tarafta yerin var, ne burada. Ey kalbim! Bu ne kimsesizlik, Bu ne yalnızlık, Bu ne çaresizlik böyle? ​İki cihanda da sığacak yer bulamamışsın kendine. Bu nasıl bahtsız bir talih, Nasıl bir kırgınlık? Parçaları sökülmüş, kanatmış yüreğini... Bu ne acı, Bu ne derin bir burukluk.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Vaveyla Sessizliği ​Ne derin bir ah çektiniz, Dünyanın bütün dertleri omuzlarınızdaymış gibi. Her nefeste yükleriniz daha da artıyormuş gibi, Uykular kâbusa dönmüş gibi... ​Uyandığınızda kâbus hiç bitmemiş gibi, Kalbiniz hüzünle atarmış gibi. Her atışında bir damla kan akarmış gibi, Akan kanda boğuluyormuş gibi. Hayaller mazi olmuş gibi...
İyi Bayramlar
​Bu hayat insanı bir bayram sabahı gözyaşları içinde boğacak kadar acımasız; ait olmadığın ve insan olarak sayılmadığın bu topraklarda bayramlar sessiz çığlık ve gözyaşları ile geçer. Yaşadığı her şeye, en güzel geçmesi gereken yerde ve zamanda ruh isyan ederek cevap verir. Mutlu, sevinçli olmak senin haddin değil; bir et parçasından farksız olan bu beden ruhu zehirler yavaş yavaş, ta ki sonunda pes edene kadar... ​Kendini hiçbir yere sığdıramaz. ​Kocaman dünyada küçücük bir ruh bütün insanların gözüne batar. ​Ve zamanla gözyaşlarını içine akıtmayı öğrenir. Gülümserken, kahkaha atarken gözyaşları ruhuna saplanan birer bıçağa dönüşür. ​Baktıkça batar, baktıkça batar ve sonunda dayanamaz; bir köşede sessizce yokluğunun bir önemi olmadığını bilerek acısına son verir. ​Bazıları için bayram yoktur çünkü kendilerini ait hissettikleri bir bayram sabahı olmamıştır. ​Herkese iyi bayramlar.
YAŞAMIN VEDASI
Ayşe, önündeki iskemleye şöyle bir baktı. Denize bakıyordu, rüzgâr esiyordu hafiften; sabah güneşi ile birlikte denizin kokusunu da getiriyordu rüzgâr. Yavaş adımlarla iskemleye yaklaştı, siyah kabanını indirdi iskemleye, sonra o da oturdu. Yüzünü güneşe döndü, esen rüzgârı ve yüzüne vuran güneşin sıcaklığını hissetti. Yüzünde bir gülümseme belirdi hafiften, sol yanağındaki gamze belirginleşti. ​Kendini bildi bileli çok severdi denizi, rüzgârı ve güneşin o tatlı sıcaklığını. Huzur verirdi ona. Arkasında hızlı adımlarla oradan oraya savrulan insan kalabalığının belki de vakit bulup hiç tatmadığı huzuru çok tuhaf bulurdu. "Bu aceleyle neye yetişmeye çalışıyor bu insanlar?" derdi kendi kendine. Oysa biraz dursalar, denizin kokusunu içlerine çekseler, rüzgârın fısıldadığı müziğe bir kulak verseler; peşinde nefes almadan koştukları ama onları mutlu etmeyen onca şeyden daha huzurlu olduğunu anlarlardı belki diye geçirdi içinden. ​Başı kesik tavuklar gibi oradan oraya amaçsızca koşuşturan insanları izlemeyi bıraktı ve önüne döndü. Çok tuhaf ama aynı zamanda huzurlu bir gün gibi geliyordu bugün ona. Uzun süredir kurtulmak istediği, hayatı boyunca içinde taşıdığı bir yükten kurtulmuş gibi hafiflemişti. Yüzünü tekrar güneşe döndü, yine gamzesi belirdi. Açık kahverengi gözlerini de yumdu bu sefer ve düşünmeye başladı. Bir ay kadar önce doktorunun söylediklerini anımsadı. ​"Kansersin. Eğer hemen tedaviye başlamazsak iki ay içinde bütün vücuduna yayılır ve kurtaramayız," demişti doktor. Yüzüne karşı gülmüştü doktorun; "Kurtarılmayı isteyen oldu mu birader?" demişti içinden. Doktor, meslek hayatında ilk defa kanser olduğunu söylediği bir hastanın gülmesine şahit olmanın verdiği şaşkınlık ile bakıyordu. Yüzüne önce şok geçirdiğini düşündü, sonra gülmeye devam edince neden güldüğünü
ANNE SEVGİSİ ​Edebiyat hocamız bizden anne sevgisi ile ilgili bir yazı yazmamızı istedi. Son güne kadar bekledim çünkü annemı tarif edecek kelimeleri bulamadım. Son ana kadar beklememin sebebi sadece bu değil elbette; annesi hayatta olmayan insanlar varken bu yazıyı yazmak, açıkçası içimden gelmedi. Onlar muazzam bir kalp kırıklığı ve burukluk ile yazmaya çalışırken; ben annemin yanına istediğim zaman gidebileceğimi, onu istediğim zaman görebileceğimi ve sesini duyabileceğimi bilmenin rahatlığı ile yazacaktım. Açıkçası içimden gelmedi, yazmaya utandım. ​Düşününce komik gelebilir ama kendimi onların yerine koyduğum zaman —ki bu hiç kolay değil, düşüncesi bile insanın nefesini kesiyor— çok acı geldi. Annemin nefes almadığı bir hayat gözüme; bütün renkleri alınmış siyah beyaz bir film karesi gibi geldi. Sanki hayatımın bütün renklerini anneme borçluyum. ​Onsuz bir hayatı düşünmek; ateşe tutulmuş kızgın bir bıçağı kalbine saplamak gibi, yavaş yavaş kalbinin eridiğini hissediyorsun. Çocukken ona kızardım, öfke duyduğum zamanlar da olurdu, hatta kalbini kırdığım da olmuştur. Her bir anı için pişmanlık duyuyorum ama o hep affeder. Sadece beni değil, herkesi affeder; hiç nefret ettiğini görmedim. Geçici bir dünyada nefretin, öfkenin zaman israfı olduğunu söyler. ​O bunu söylediğinde çocuk aklımla onu anlamazdım, şimdi yavaş yavaş anlamaya başlıyorum. Belki de büyümek dedikleri budur: Zamanla anneleri anlamaya başlamak. ​Eskiden büyümek için, evden gitmek için sabırsızlanırdım; hemen büyüyüp gitmek isterdim. Komik olan bu ya; büyüdükçe dizinin dibinden ayrılmak istemiyorsun annenin. Çünkü artık gidecek olanın sen değil, bir gün o olacağını biliyorsun. ​Kaç yaşına gelirsem geleyim yine de annemin yanına gidip dizine başımı koymak, kucağında cenneti andıran kokusu ile uykuya