Şu an bize inanılmaz geliyor ama bundan 50 yıl önce Batı dünyasında obezite çok azdı. O zamanlar çekilmiş plaj fotoğraflarına bakınca bizim ölçütlerimize göre herkesin ince olduğunu görürsünüz. Sonrasında bir dizi değişim meydana geldi. Taze, besleyici gıdaya dayalı bir gıda tedarik sisteminin yerini esasen işlenmiş çerçöpten oluşan bir sistem aldı.
Halklarımızı ciddi strese maruz bıraktığımız için sıkıntıdan kendini yemeye vermek çok daha cazip hale geldi. Yürümenin veya bisiklete binmenin çoğunlukla imkansız olduğu şehirler kurduk. Başka bir deyişle -sizin veya benim kişisel bir hatamızdan dolayı değil- çevrenin değişmesi ile birlikte vücutlarımızla değişti, topluca kilo aldık.
Sonra ne oldu peki?
Buna yol açan daha büyük kuvvetleri belirleyip onlarla yüzleşmek, obeziteden kaçınmanın daha kolay olduğu sağlıklı bir çevre kurmak yerine, birey olarak kendimizle suçlamayı öğrendik diyet endüstrisinden.
Kendi hatalarından dolayı şişmanladım, diye düşünmeyi öğrendik. Yanlış gıdayı seçtim. Açgözlülük ettim, tembellik ettim, duygularımla doğru dürüst ilgilenmedim, yeterince iyi değilim.
Bir dahaki sefere daha iyi kalori saymaya karar verdik.
Öncelikle toplumsal nedenlerini doğurduğu bir krize, kültürün sunduğu başlıca yanıt "bireysel diyet kitapları ve diyet planları" oldu. Sonuç ne oluyor peki?
Biliminsanlarının araştırmalarına göre içinde yaşadığımız kültürde diyet yapıp kilo veren insanların %95'i bu kiloları bir ila 5 yıl içinde geri alıyor. 20 kişiden 19'u demek oluyor bu.
Neden peki?
Çünkü ilk başta kilo almamıza yol açan nedenlerin büyük kısmı ıskalanıyor. Sistematik bir analiz yok. Gıda tedarik sistemindeki krizden, etrafımızı önceki nesillerin yedikleri gıdalarla ilgisi olmayan fazlasıyla işlenmiş bağımlılık yapan gıdalarla çeviren krizden bahsedilmiyor. Bizi