Körburun, yazardan okuduğum ilk kitap oldu.
Roman, yaklaşık dört–beş yıla yayılan bir zamanın izlerini taşıyor. Kitaba adını veren Körburun, aslında bir ada. Sabah ve akşam olmak üzere günde yalnızca iki sefer yapılan bu ada, ada halkının deyimiyle “Allah’ın bile unuttuğu yer.” Bu tanım, daha ilk anda romanın atmosferini okurun zihnine kazıyor.
Yirmi üç bölümden oluşan eserde, her bölümde farklı bir karakterle ve farklı bir ruh hâliyle karşılaşıyoruz. Hikâye, bizi ilk olarak Onur Öğretmen ile karşılıyor. Ardından Meral ve ailesi, sonrasında ise Hayri ile tanışıyoruz. Roman ilerledikçe yalnızca bireysel hikâyeler değil; Rum halkı ve ada sakinleri de olayların doğal bir parçası hâline geliyor. 1960 ile 1990 yılları arasında yaşayan insanların yollarının, otuz yıl içinde yavaş yavaş kesişmesine tanıklık ediyoruz.
Körburun, bir romandan beklenenin çok ötesini sunuyor. Yazarın bu eser için uzun yıllar boyunca ciddi araştırmalar yaptığı açıkça hissediliyor. Özellikle siyasi arka plan, ilk bakışta kurgu gibi görünse de aslında dönemin gerçeklerine yaslanan güçlü bir zemin üzerine kurulmuş. Bu durum, romanı yalnızca bir hikâye olmaktan çıkarıp, tarihsel ve toplumsal bir tanıklığa dönüştürüyor.
İncelememi, kitaptan en sevdiğim alıntıyla bitirmek istiyorum:
“…Bütün iyi kitapların sonunda
bütün gündüzlerin,
bütün gecelerin sonunda
meltemi senden esen
soluğu sende olan,
yeni bir başlangıç vardır”