... Kapım çalıyor. Öğrencilerim törenden kaçıp bana gelmişler.
-Ne işiniz var burada? Tören başlamıştır, sizin orada olmanız gerek.
-Öğretmenim, tören diyorsunuz. Törende şimdi konuşmalar olacak. Atatürk'ü anlatacaklar. Diyecekler ki Atatürk özgürlük getirdi. Kadınları zor durumdan kurtardı. Onun sayesinde okuyup öğretmen oluyorlar. Medem özgürlük var siz neden buradasınız. Neden törene katılamıyorsunuz.
Baş örtünüz için mi
...
Recai durdu. Kendinden büyük, bir sabit bakışla gözlerimi yokladı. Biraz ilgisiz, birazda acı bir sesle
-Geçen dedi, bir ağacın dibine bir kırlangıç kuşu düştü de ölüverdi.
Yüzüm birde değişerek atıldım:
-O kırlangıç yine mi öldü Recai?
Çocuk bendeki ani değişikliği görünce şaşırdı, korktu.
-Hayır hocam! Dedi. Kırlangıç bir kere öldü. Hem kuşlar bir kere ölür.
Okulun bahçesindeki ankesörlü telefonun yanında öğretmenlerden birinin bir öğrenciyi dövdüğünü gördüm. Tanımıştım o öğrenciyi ;sürekli bana yazdığı şiirlerini okumak isteyen Recai isimli küçük bir köy çocuğuydu. Koşup öğrenciyi öğretmenin elinden zorla almıştım ki, bu sefer benim yakama yapışmıştı:
-Bırak disipline vereceğim onu, ben konuşma dedikçe o, ısrarla telefonda annesiyle Kürtçe konuşuyordu!
Ben, annesinin belki Türkçe bilmediğini, konuşmasında ne mahzurun olacağınıa söylediğimde,
-Suç olduğunu bilmiyor musun? Seni de şikayet edeceğim, süründüreceğim hepinizi!
Diyerek hızla uzaklaştı oradan.
Zulmün aktörü, dublörü, suflörü, dekoru ve kostümü olmayı reddettiğim için görüntü dışıydım o an. Yine de zulmün türevlerinden hiç birine katlanamadığımdan dolayı her şeye rağmen sonunda aşkın galip çıkacağına inanarak sürdürecektim yürüyüşümü...