Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye adlı romanı, bireyin içsel çatışmasını toplumsal dönüşümle ustaca harmanlayan eserlerden biri olarak dikkat çeker. Romanın merkezinde yer alan Neriman karakteri, yalnızca bir genç kız değildir; o aynı zamanda bir dönemin, bir milletin, hatta bir medeniyetin içinden geçmekte olduğu kırılmayı temsil eder.
Fatih, geçmişin ağırbaşlılığı, aile değerlerinin ve inancın sembolüdür. Harbiye ise yeniye, Batı’ya, modern yaşamın cazibesine açılan bir kapı. Neriman’ın bu iki dünya arasında yaptığı yolculuk sadece fiziksel bir geçiş değil, aynı zamanda bir kimlik arayışının, bir yüzleşmenin izini sürer.
Roman, Batılılaşmayı sadece kıyafet ve müzikle tanımlayan sığ bir modernleşmenin eleştirisidir. Harbiye’nin parıltılı salonlarıyla Fatih’in mütevazı evleri arasında yaşanan bu ikilem, aslında şekille öz, görünüşle derinlik arasındaki farkı da ortaya koyar. Neriman’ın Macit’e duyduğu hayranlık zamanla bir yabancılaşmaya dönüşür. Şinasi’nin sadeliği ise başta sönük görünse de zamanla içtenliğin ve samimiyetin sembolüne dönüşür. Peyami Safa burada çok önemli bir mesaj verir: Göz kamaştıran her şey gerçeği yansıtmaz; bazen hakikat en sade olandır.
Romanın dili, olayları anlatmakla yetinmez; okuyucunun ruhuna dokunur. Neriman’ın iç hesaplaşmaları, sadece onun yaşadığı bir çelişki değil; bugün bile birçok insanın benliğinde süregelen Doğu-Batı geriliminin yankısıdır. Kimliğimizi belirlerken neyi referans almalıyız? Köklerimizi mi, hayallerimizi mi? Gelenekten mi beslenmeliyiz, yoksa değişimin akışına mı kapılmalıyız?
Belki de Fatih-Harbiye, en çok bu yüzden hâlâ günceldir. Çünkü herkesin içinde bir Fatih vardır; ait olduğu yer, alıştığı değerler… Ve herkesin içinde bir Harbiye vardır; merak ettiği yenilikler, olmak istediği yer. Neriman’ın hikâyesi, tam da