Kıskançlığının arka planında babanın iki öksüze gösterdiği bu alaka yatmaktadır.
Kardeşlerin böyle düşünmekte kendilerince haklı(!) sebepleri vardır: Aileyi onlar çekip çevirmekte; maişet, korunma gibi ailenin temel ihtiyaçlarını onlar görmektedir. Bu yüzden babalarının kendilerini daha çok sevip el üstünde tutması gerektiğini düşünmektedirler.
Onlara göre aileye kim daha çok katkı sağlıyorsa sevilmeyi, el üstünde tutulmayı o hak ediyor demektir. Müfessirlere göre, و نحن عصبة sözleri bu manayı dile getirmektedir.
Sevgiyle “fayda” arasında bu türden bir ilişki kurmak sevginin kalbe ait bir duygu olduğunu göz ardı etmek ve hayatı güç ve fayda açısından bakmak demektir. Oysa bir çocuğun yaşının küçük olması, sevgi ve ilgiye daha çok muhtaç olması ve öksüz olmak gibi özel durumundan dolayı yetişkin kardeşlerine göre daha çok sevilmesi tabiidir. Yakup da bunu yapmış; öksüz olanlarla daha fazla ilgilenmiş ve rüyadan sonra Yusuf’a olan ilgisi başka bir boyuta evrilmiştir.
Başka nasıl öğrenebilirdi insan sınırlarını?
“Üç derin yarayla öğrendim, aşkın, ayrılığın ilk adımı olduğunu. Birisi kalbimdedir; dünyaya katacağı bir incelik kalmamıştır. Birisi gözbebeklerimde; hüzünle bakar gençlere. Birisi suyu kesilmiş bir ırmaktır alnımda; yıllardır taşlar ve keder akar yatağından.”
İnsan iyiliği hak etmelidir. Emek ve içtenliğin olmadığı yerde istek bir yaz yağmuru hükmündedir, gelir ve geçer. Gerçeğin ilk adımı hayaldir ve mutluluk tutkuyla yoğrulmuş bir çabadır. Kimse kendini dışlayarak gerçeğini değiştiremez. Hüznüne sahip çıkmayan insanın sevinci, her gün yeni bir boşluğa kapı açan bir yanılsamadır. Unutma ki, “hiçbir aşk düşünceye uzak değildir/hiçbir yıldız göğe.” (Abbas Sayar) İnsanı kendi çukurundan çıkaracak olan kendi umutsuzluğudur…”