‘Biliyorum,’ diyordu annesi, mezarlıkların sessizliğinden daha sessiz yerler var; hapishanelerin karanlığından daha karanlık yerler var; ama sen korkma, ben seni şafakta doğurdum. Tanrı’nın inkar edildiği yerlerde, Tanrı’nın ismi yasaklandığı yerlerde gönlünü yarınların şafaklarına düğümleyip, Ben aydınlığın insanıyım, de kendi kendine, diyordu annesi ve içinde annesinin sesini duyduğu anlarda, gittiği yerde kendisini ölüm bekliyorsa bile, ölecekse bile, annesinin ruhunda yaşayacağına inanıyordu Teğmen Tavlı.
Belli bir bozgun yaşamışız
Her şeye ölüm dadanmış sanki
Kadınlar ki anne olmamak için direniyorlar
Erkekler ki savaşmayı tümden unutmuşlar
Çocuklar zaten hiç çocuk olmuyorlar
Çocukluk kalkmış dünyadan gibi
Her çocuk antik çağ filozoflarından bir kalıntı sanki.
Dini bilgi, kişisel veya grupsal çıkar aracı haline dönüştürüldüğünde artık dinin kendisinden de bahsetmek mümkün olmaz. Zira dini bilgi, rahatlıkla eğilip bükülen, tüketilen, keyfi kullanılabilen bir şey haline geldiğinde dinin öngördüğü hakikatler buharlaşır.
“Oysa kendileri, Batı medeniyetinin baskısı altında kişiliklerini kaybederek, aşırı bir Batı hayranlığına yakalanmışlardır. Milletin kurtuluşunu, bu marazi düşkünlüğünü memlekete yaymakta buluyorlar. Yaptıkları, düşüncelerde türlü buhranlar yaratarak, yurdu karanlık meçhullere doğru sürüklemek. İzah ve ispat edemediği için, itham; anlayamadığı için inkar eden ümitsiz ve kısır tenkit. Gerçeği bilmez bu aydınlar, olması gerekeni keşfe çalışırlar… Tek amaçları vardır, toplumu yıkıp yeni baştan kurmak. Vatanlarında hiçbir manevi haz duymayanların, bu vatanla nasıl bir ilgileri olabilir?”