Oo! Sen Türk kahvesi gibi pişirmişsin, bu öyle değil. Neskafe..
(Tek yudumunun bile kıymeti bilinmesi gereken kahvenin koca su bardağında içilmesini aklı pek almadı. Kahveye hakaret gibi geldi bol kepçelik ona. Kazan gibi bardakta kahvenin keyfi tamam olur muydu hiç? Bu kadar bol olursa kahve eksik kalmaz mıydı? Kahve bu. Minicik bir fincandaki azlığı güzelliğinin garantisi, en bol olduğu anda bile nadirliğinin uyarısıydı peşinen. Cezve başında çekilen zahmet değerinin diyeti. Bu yüzden kahve tek fincanla sınırlıydı. Çay gibi aynı vakitte ikincisi, üçüncüsü, tekrarı olmazdı onun.)
Mücellâ kitap 1930-40lı yıllarda geçiyor. Ve o zamanın gençleri için yeni nesil deniliyor ve eskiden böyle miydi diye yad ediliyor. İnsan şaşırıyor haliyle ama bana şunu düşündürdü: o zamanda bile eskiler özlenir ve yenilerden şikayet edilirmiş. şimdi de aynı. demek ki yıllar sonra da aynı olacak. o yüzden ‘eskiyi bir yana bırakarak bu zamana odaklanmalı, bu zamanın çaresine bakılmalı’ olduğunu tefekkür ettim kendimce 🌺
Mücellâ İlkokul yıllarımı hatırlattı kitap. ılkokul 3-4. Öğle arası olmuş, benden 3 yaş büyük ablam, 3 yaş küçük kardeşimle evin yolunu tutmuşuz. annem babam dükkanda, evde kimse yok. aşağı kapı ittirince açılıyo. önce sağa sonra sola bakar kimse yoksa üst baldırımızla tak ittirerek açardık kapıyı :) Eve çıkar 3 minik kardeş suyla şekeri karıştırır şerbet yapar bi de yumurta kırar mis gibi çizgifilm eşliğinde yerdik. hala tadı damağımda. o güzel anıların..