Onda şiirle uzun süre uğraşmak hastalıklı bir hassasiyet meydana getirmişti. Öyle bir hassasiyet ki, o illete tutulanları başkaları için anlaşılmaz, mantıklı olduklarına kesin bir hüküm verilemez, hareketlerinde, fikirlerinde, duygularında bir büyüklük olduğuna inanılır da doğruluğunu kabule cesaret edilemez bilmeceler haline getirir. Öyle bir hassasiyet ki bir gün hayatı bütün çirkinlikleriyle, aç kalmış ailelerden, gözsüz genç kızlardan, beynini bir kurşun parçasıyla dağıtan ümitsizlerden, avuç açan beyaz saçlı adamlardan, çocuklarını kilise kapılarına bırakan annelerden, bir şarap şişesinin yanında insanlıktan çıkmaya çalışan talihsizlerden, bütün o çirkinliklerden meydana gelmiş gösterir, insana “Kaç! Bu hayattan kaç!” der, diğer bir gün gözlerinin önüne bütün güzelliklerini döker, bulutların arasında nazlı nazlı yüzen bir ay, türlü renklerin yangınları içinde ufuklardan çekilip giden bir güneş, etekleri denizlere dökülmüş yeşil dağlar gösterir, “Sev! Bu tabiatı sev!” der...