Komisyon

Komisyon

8.5/10
323 Kişi
·
823
Okunma
·
10
Beğeni
·
1.448
Gösterim
Sultan İkinci Abdülhamid Han'ın siyasî dehası ve devletin en buhranlı devirlerindeki idarî kabiliyeti, onu pek çok yönden ön plana çıkarır.
Norveç te yapılan ve 15 yıl boyunca toplam 53.556 kadın ve erkeğin katıldığı çalışmada espri anlayşı ile ölüm arasındaki bağlantı araştırıldı. Katılımcılara uygulanan bir anket yoluyla kişilerin espri anlayışı bilişsel, sosyal ve duygusal yönlerden değerlendirildi. Bunun yam sıra kalp rahatsızlığı, enfeksiyon, kanser ve kronik obstrüktif akciğer hastalığından (KOAH) kaynaklanan ölümler incelendi.
Elde edilen bulgulara göre, "Espriye dair bir ipucunu kolaylıkla fark edebiliyor musunuz?” gibi espri algısını bilişsel yönden ölçen sorular karşısında en yüksek puanı alan kadınların, söz konusu tüm hastalıklardan kaynaklı ölüm riskinin %48 daha düşük olduğu ortaya çıktı. Daha ayrıntılı bakıldığında ise bu kadınların kalp rahatsızlığından ölüm riskinin %73, enfeksiyondan ölüm riskinin ise %83 daha az olduğu gözlendi. Erkeklerde de olumlu bir sonuç elde edilse de onlarda ölüm oranı ile yalnızca enfeksiyon arasında bir bağlantı tespit edildi. Buna göre espri anlayışı güçlü erkeklerin enfeksiyondan ölüm riski %74 daha azdı. Çalışma sonucunda esprinin sosyal ve duygusal bileşenlerine ilişkin bir bağlantı elde edilmedi. Uzmanlar, elde edilen bulgulardaki cinsiyetler arasındaki bu farklılığın, erkeklerde espri algısının yaşlandıkça azalmasına bağlıyor. Araştırma ekibinden ve Norveç Bilim ve Teknoloji Üniversitesi'nden Sven Svebak'a göre esprinin bilişsel yanı kişiliğin sabit bir yönünü oluşturuyor ve gündelik yaşamımızda
karşılaştığımız olaylara yaklaşımımızı ve onları nasıl anlamlandırdığımızı etkiliyor. Bu sayede sosyal ilişkilerimizde karşılaştığımız anlaşmazlıklara ve strese karşı bir tampon görevi görerek stres hormonlarının yükselmesini engelliyor.
Çünkü kortizol gibi stres hormonları bağışıklık sistemimizin işlevlerini etkin biçimde yerine getirmesine engel oluyor.
Cihan hakimiyeti, günümüzde dünyaya hükmettiğini iddia eden devletler gibi milletleri birbirine kırdırmakla değil, adalet ve nizam ile huzuru tesis etmekle olur. Sadece kendi halkına değil, nerede mazlum varsa onların yanında olmakla cihanın kalbindeki yeri edinebilir. İşte Osmanlı ecdadımız, asırlarca böyle bir nizamı kalplerde tesis eden bir devletti.
Duygulara gelince, bizim kadar duygusal toplum var mı şu dünyada? Yatıp kalkıp duygularımızdan bahsederiz biz. Hangi ülkede bizim kadar çok orada bulunmayan, bırakıp gitmiş, terketmiş sevgiliye şarkı, türkü yazılır? Bizim şarkılarımızda sevgili asla şarkıyı söyleyenin yanında değildir. Her şey olup bittikten sonra şarkıya geçilir bizde. Sanki bütün toplumun aşk hayatını Hakan Altun yazmış gibi... Herkesin birilerini deli gibi özlediği, dokunsan ağlayacak gibi bir ülke bizimkisi. İşimiz gücümüz özlemek. Ya şu ilişki mevzusunu beceremiyoruz ya da hepimiz işsiziz.
O halde ezan bir istiklal vesikasıdır.
İslam ümmetinin her gün 5 defa ''an'' a, mekana ve insana vurduğu nurlu mührüdür.
Komisyon
Sayfa 25 - SEBİLÜRREŞAD
Küçücük bir kâğıt kesiğinin canımızı neden günlerce acıtabildiğini düşündünüz mü hiç?
Oncelikle şunu belirtmemiz gerekir ki kâğıt kesiğinin verdiği acıya yönelik kapsamlı bir bilimsel çalışma yok. Ancak ellerinde pek fazla bilimsel veri bulunmasa da sınırlı
kanıtlar ve anatomi konusunda sahip oldukları bilgiler ile bilim insanlarının bu konuya ilişkin bazı varsayımları var.
Bunlardan ilki sinir hücreleri ile ilgili.Vücudumuzda birbirine bağlı milyarlarca sinir hücresi (nöron) bulunur. Bu sinir hücrelerinin yüksek sıcaklığa, kimyasallara ve basınca
karşı duyarlı, özelleşmiş algılayıcılarına nosiseptör adı verilir.

Parmak uçlarımızda vücudumuzun
neredeyse diğer tüm bölgelerinden
daha fazla nosiseptör bulunur.
Nosiseptörler sıcak bir şey tuttuğumuzda
ya da sivri bir şeye dokunduğumuzda
beyne uyarı gönderir. Böyle durumlarda
elimizi dokunduğumuz yerden
hızlıca çekmemizin nedeni de budur.
Tek sorumlu nosiseptörler değil elbette.
Kâğıt köşeleri de aslında göründükleri
kadar masum değil. Sanıldığının
aksine köşeleri pürüzsüz olmadığından,
kâğıtlar deri üzerinde bıçak gibi temiz,
düz bir çizik açmak yerine testere gibi
tırtıklı bir kesik açar. Ayrıca kesiğin
oluştuğu yerde deriyi tahriş eden birtakım
kimyasallar ve ileride enfeksiyona
neden olabilecek bakteriler bırakabilirler.
Bunlar da daha sonra hissedilen
acıda rol oynar.
Diğer yandan kâğıt kesiklerinin derinde
olmaması vücudun kanama ve kabuk
bağlama gibi savunma mekanizmalarının
harekete geçmemesine neden olur.

Bunun sonucunda tahrip olmuş
sinir uçları açıkta kalır.
O bölgedeki deri iyileşene kadar
elimizi her kullandığımızda
yaranın gerilerek açılması
sinir uçlarını uyarır.
Kimi uzmanlar kâğıt kesiğinin
neden tahminimizden
daha çok acıdığının bir de psikolojik
yönü olabileceğini öne sürüyor.
Onlara göre ellerimiz sürekli
gözümüzün önünde olduğu için
hissettiğimiz acı da kendini sürekli
hatırlatıyor ve bu acıya daha fazla
odaklanmamıza yol açıyor olabilir.
İşte tüm bunlar hiç de derin
olmayan, basit bir kâğıt kesiğinin
bizde yarattığı orantısız acının
nedenleri olarak görülüyor.
"Çok nadir insana, neredeyse tamamen görülmek kısmet olmuştur. Sizi gerçekten dinlemiş, size gerçekten bakmıştır o insanlar. Adım atmadan tercih edeceğiniz yolu bilen, sesiniz söze dönmeden cümlelerinizi yakalayan; size, ruhunuza erişmeyi başaran nadir insanlardır onlar."

Meyrem KARADENİZ
- Ölüm nasıl bir şey acaba?
- İyiye iyi, kötüye kötü...
- Ya aşk?
- Ölüm gibi... Ölüm...
Komisyon
Sayfa 59 - Eşik yay. - Ömer Can Coşkun
Çeşitli şehirlerden çeşitli öğretmenlerin kah duygusal ve hüzünlü, kah sevinçli ve komik, öğretmenlerin öğrencileriyle olan ilişkilerine dair kısa anılardan oluşan kurgu olmayan kitap. Bir akrabamızın kitaplığında görünce ismini çok beğenip şiir kitabı zannetmistim. Şiir tadında gerçek kesit hikayeleri vardı.
Okumak için illa öğretmen olmak gerekmiyor. Okula gitmiş olan herkes kendinden bir şeyler muhakkak bulacaktır.
Ben kendisine delilik dergisi diyorum. Çok akıllı olup da kendini deliliğe vuranların hoşlanabileceği türden yazılar şiirler mevcut. Bazı yerlerde saçmalıklarda var. adı üstünde delilik dergisi

Aşkımın şiddetinden koptu gönlün freni
Doktor beni sanıyor hala sizofreni
Usküdar taburculuk hasretiyle derinden
Kalbimi hoplatıyor hastanenin treni

Ta uzaktan Marmara aşkına cekiyor beni
Hayretle karsılarım beni deli göreni
Taburcu olmak icin kullanmalı dümeni
Doktor beni hala sanıyor hala şizofreni
ÇÜNKÜ İNSAN, BEDENİ İLE DEĞİL, RUHU İLE İNSANDIR... (syf:41)

Kitabın en çok beğendiğim sözü yukarda ki cümle ve şu alıntı #34572348 bu iki cümle üzerine bile sayfalarca yazılabilir saatlerce konuşulabilir ancak şuan yapmak istediğim şey kitabı size tanıtmak :)

Kitabımız 2013 yılıda Diyanet İşleri tarafından basılmış ve 15 bölümden oluşmakta her bir bölümünü bir İlahiyat fakültesi öğretim üyesi yazmış. Belirttikleri her husus için kaynak göstermiş ve delil sunmuşlar. Önce Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v)' in güzel ahlakından bahsedip daha sonra biz insanların yitirdiği onurundan söz etti.

İnsan yani ben (herkesden ve her şeyden önce üstüme alınmalıyım)  içinde bulunduğumuz dünya zindanında her günümüzü hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayıp asıl yaratılış gayemizi unuttuk. Henüz ruhlarımız yaratıldığında Allah c.c bize şöyle buyurdu; "Elestü birabbiküm. (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?)" Bizler de "Belaa, Rabbimizsin" die yanıtladık ve bizi dünyaya gönderdi, onurlu imanlı yaşayan kullar olarak yaşamamız için üstelik bize örnek olsunlar die elçiler gönderdi, her kavime her bahanemizi yaşamış Peygamberler gönderdi. Saltanat için de Süleyman  (a.s), hastalığı ile evlatlarının kaybı ve karısının ihanet ile Eyyüp (a.s) ve daha bir çok çeşit imtihanlara İmanı ve onuru ile göğüs gelen peygamberler oldu ve bize her durumda adalet, sabır, saygımızı yani onurumuzu korumamız gerektiğini aşılamaya çalıştılar.

Ancak bizler hiç bir konuda taviz vermezken konu Müslümanlık olunca taviz üzerine taviz verdik ve Müslümanlık onurumuzu kimimiz kaybetti kimimiz kaybetmek üzere...
Bu kitabı okuyana kadar ömrümde alıp da herhangi bir hadis kitabı okumuş değildim. Katıldığım bir stk da çalışan birisinin tavsiyesi üzerine okuma grubunda okuduğum bir kitaptı. Hadis okumaya yeni başlayacak olanlar için tavsiyem bu eserden başlayın okumalarınıza.
2015 yılı Kutlu doğum haftası ' Hz.Peygamber ( sav ) ve Birlikte Yaşama Ahlakı " teması çerçevesinde hazırlanan bu eserde sırasıyla,Prof.Dr.Mehmet Görmez,Prof.Dr.Ali Bardakoğlu,Prof.Dr.Mustafa Çağrıcı,Prof.Dr.Raşit Küçük,Prof.Dr.H.Kamil Yılmaz,Dr.Ekrem Keleş,Dr.Ülfet Görgülü,Prof.Dr.Kemal Sayar,A.Ali Ural,Prof.Dr.Ejder Okumuş ve Dr.Nurcan Özkaplan Yurdakul'un olmak üzere on makale bulunuyor.
Tavsiye eder, iyi okumalar dilerim.
Kadının toplumdaki yerini merak ediyorsanız Bu kitabı mutlaka okumalısınız Osmanlı'da kadın�slam'ın kadına verdiği haklar, kadının sosyal konumu ve hakları konferans ve panel şeklinde anlatılmaktadır. Kadın konusunda İslam'a yapılan saldırılar a ayetler ve hadisler ışığında cevaplar verilmiştir
Ayağa kalktım dersi anlattım. Yine dinledin beni masumca oturduğun o sıradan. Seni kaldırdım tahtaya. Her zamankinden farklı bir ifaden vardı. "Kalkmak istemiyorum." dedin. İnanamadım küçüğüm. Beni çiğneyip geçmene inanamadım. Sinirlendim, tekrar söyledim adını tahtaya kalk. Gözlerin doldu, ama kalkmadın. Ne acı ki gururuma yenildim. Ben, her şeyi anlayan öğretmenin ben; yokluktan üşüyen onurunu hissedemedim.
Kalktın, evet kalktın; bir damla düştü gözlerinden yanıma geldin, gözlerime baktın. Israr etmesem konuşmayacaktın biliyorum. Usulca yaklaştın, kulağıma fısıldadın. Hâlâ kulaklarımda o sözün
"Öğretmenim, ayakkabılarım yırtık, çoraplarım gözüküyor. Arkadaşların görmesinden utandım; o yüzden kalkmadım...."
Uzun bir okuma sürecinden daha çıktım. Okurken inceleme yazacağımı düşünmüyordum, ama kitabın sonuna geldiğimde vazgeçtim. Dolayısıyla not almadan okudum, hikayeler hakkında çok ayrıntılı yorumlar yapamayacağım.

Öncelikle kitap normal şartlar altında bulunabilecek bir kitap değil, ancak sahaflardan temin edilebilir. Uzun süredir kütüphanemde gözüme çarpıyordu, ama erteliyordum okumayı. Öykü türüne aşina olmaya başlayınca, hatta son olarak ''Kısa Öykünün Büyük Ustaları''nı okuyunca sıranın bu öykü kitabına geldiğini düşünmüştüm. Fakat umduğumu bulamadım. Kitap, Sait Faik'in ''Dülger Balığının Ölümü'' adlı hikayesi ile açılıyor. Daha önce Sait Faik okumuş biri olarak bu hikayesini beğendim. Fakat peşisıra gelen hikayeler beni tatmin etmedi. Hatta hikayelerin bazılarını anlayamadım bile. Kitabı aynı anda okuduğum biri olsaydı da şimdi burada ne anlatılmış yani deseydim diye düşünmedim değil. Hatta bir iki hikayeyi internette aratıp belki üzerine yazılmış bir yazı vardır da anlamlandırabilirim dedim. Ama hikayeler hakkında yazılmış inceleme, yazı filan da bulamadım.

Özellikle Tezer Özlü, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay gibi yazarların hikayelerine gelince bir heveslendim, ama hikayelerin hiçbiri yazarın kitaplarını okumalısın diyemedi. Hevesim kırıldı diyebilirim.

Hikayelerin çoğunda da farklı ülkeler, yabancı karakterler yer alıyordu. Özellikle son hikayelere doğru iyice arttı. Belki de bu yüzden Selim İleri'nin Gelinlik Kız öyküsü hoşuma gitti, bizden bir hikayeydi. Füruzan'ın Parasız Yatılı adlı hikayesini de beğendim. Bilge Karasu'nun Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam adlı hikayesi de hoşuma gitti. Ama sonunu anlamlandıramadım. Böyle beğendiğim beş hikaye filan vardı.

Seçme öyküler olduğu için net yorumlar yapamıyorum. Ama bu kitaba alınan hikayeler beni tatmin etmedi. Herkese iyi okumalar...
Hayatımda okuduğum en güzel kitabı siteye kaydeden editör arkadaşıma teşekkürü borç bilirim. Vatan adına yaptığı bu hizmet elbet bir gün karşılığını bulacaktır.

Bu kitabı askerde verdiler. İlk başta hediye sandım ama sonradan geri aldılar. Bazı salaklar çarşı izninde roman alıp boş zamanlarında roman okuyordu. Halbuki bedava verilmiş bu kitap dururken, romana para vermek enayilik değil de ne idi? Heyhat elimizde bedava bir kitap varken üstelik bu kitap hayatta kalmak adına bize son derece kıymetli bilgiler veriyorken, bir yazarın boş ve gerçek dışı hayallerini okumak nedendi? Bu düşüncelerle bu kitabı Yanaşık Düzen KKT kitabıyla birlikte 3 aylık acemi eğitimim boyunca defalarca okudum.

Eğitimin sonlarına doğru bir sabah kıta astsubayı Murat Başçavuş çıkageldi ve kitapları topladı. Çok üzüldüm.

Kitap çok akıcı bir kitaptır, Aman yarabbi sanki sebil, sanki karlı bir kışın ardından ilkbaharda kayaların altından fışkıran bir pınar... Kış sonu beliren güneşle eriyen karların dere yatağını taşırdığı azgın bir sel... Konusuna gelince, konusu da gayet güzel. Adından da anlaşılacağı üzere tek er muharebe eğitimi. Yani bir adet askere verilecek savaş malumatı. Mevzilenme, siper alma, yön bulma vs. Maalesef acemi birliğinden sonra orduevine atandım ve bu bilgileri pratikte tatbik fırsatı bulamadım. Rahat yerde askerlik yaptım yani. Nöbet möbet yoktu, içtima da yoktu. Ben zaten Albayın postasıydım, bana kimse bir şey diyemezdi. Kamuflaj da giymiyordum. Yemekhaneye girerdim, istediğimi yerdim. Nitekim şafak attı, baba yattı... Burada biraz konudan saptım galiba.

Her neyse bu kitap türkiyede en çok okunan kitap olsa gerek. Her türk erkeği eğer ki çürük raporu yoksa, bu kitabı eninde sonunda okuyacaktır. İhtimal Fransız, Alman ya da buna benzer bir frenk ülkesinin askeri talimnamesinden çeviridir ya da onlardan birine çok benzerdir. Neticede askerlik mesleği her yerde aynı. Ben okudum ve çok sevdim. Size tavsiyem şudur ki: hayatın bizi bir şeyler yapmaya zorladığı durumlarda yapılacak işi sevmeye çalışmanızdır. Bu kitabın bana verdiği en değerli bilgi budur. Asla ağlayıp sızlanmayın... Pis işlerle barışın ve bu işleri keyifli hale getirmeye çalışın.
Dergimiz gene oldukça iyi. Özellikle Türklük üzerinde durulması çok hoş olmuş. Bunun yanında ekleyeceğim bazı noktalar olacak.
Mesela Avusturya – Viyana’da sergilenen ve Dünyanın en büyük 2. Osmanlı müzesini tanıtmaları gibi.
Ya da Osmanlı için Cihan Devleti denilmesi ve Cihana 7 yardımı de tema olarak işlenmiş. Bunlar önemli.
Ahıska Türkleri için ayrılan bölüm de beni mest etti diyebilirim. Bu sefer sanki yayın yönetmeni, ‘Milliyetçilik böyle olur’ anlayışını çok iyi yansıtmış. Yaşadıkları, yaşananlar, şuan bulundukları yerler. Her şey oldukça iyi yansıtılmış ve ben bir tarihçi olarak isimlerini bile duymadığıma utanacak kadar okudum. Gereksiz hiçbir bilgi yok. Tamamen öğretici ve sıkmayan bilgiler ışığında oldukça öğretici bir yazıydı ve etkisinde kaldım diyebilirim.
Vesiletü’n-Necat. Yani bilinen adıyla Mevlit ve nereden nasıl geldiği. Biraz da bu aya bağlı bir hadise olsa da bağlantısı oldukça iyi olmuş.
Bu ay ki dergimiz de gene dopdoluydu. Ne ara okudum ne ara bitirdim anlayamadım ama bu dergiyi iyice okuyorum. Çünkü çoğu zaman kısa kısa değinilip geçilen şeyler burada bir şekilde ve detaylıca karşımıza çıkıyor.

Yazarın biyografisi

Adı:
Komisyon
Unvan:
Yazarlar Topluluğu

Yazar istatistikleri

  • 10 okur beğendi.
  • 823 okur okudu.
  • 36 okur okuyor.
  • 426 okur okuyacak.
  • 7 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları