Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana seni gerek seni
Nice sözler söylenmiştir şiirlerde, niceleri pek tesir etmiştir gönüllerde. Lakin hangi biri asırların hazin yıkıcılığına dayanabilmiş, hangi kitap zamanın can yakıcı unutulmuşluğunda kendini bu kaderden kurtarabilmiştir…
İşte biçare derviş Yunus çıkmıştır o vakit karşısına biz insanlığın, biz Anadolu’nun. Vakitler 13. yüzyılı gösterdiği vakit sen ben gibi gelivermiştir bu dünya hanına savaşların, fakirliğin, kanın fazla fazla olduğu zamanlarda. Sonra büyümüş büyümüş de evlenivermişti Elif’i ile. Sonraları sevdiğine Sitare’m (Yıldızım) diyecek, çocuklarına hürmet edip, geçimini sağlayacak ve bu geçim buğday ile olacaktı. Daha doğrusu o vakit tüm Anadolu’nun geçimi buğday idi. Çünkü buğday ekmek demekti ve bu vakitler çok kıymetliydi, her elde de bulunamazdı.
İşte bu vakit köy adına, ekmek adına Hacı Bektaş-ı Veli’nin dergahını gidiverir biçare Yunus. Ben de diyeyim ki hikayemiz tam burada başlar a dostlar.
Sorarım sizlere a dostlar, ailesine, köyüne sahip çıkmaktan, ekmeğinden gayrısını da istemeyen bu Yunus’tan nasıl oldu da hoşgörünün, sevginin bağrı, asırlardır süregelen sade fakat bir o kadar yük dolu manalar içeren bir şaire, Allah dostu bir gönüle dönüşüverdi?
Nasıl bir od (ateş) ile yanmalı ki insan gönlü yalnız ‘O’nu aramalı?
İşte bu yolculuk, Hacı Bektaş-ı Veli’den utangaç bir halde buğday istemesine karşılık geçen sual ile başladı Yunus kardeşimizin.
‘Nefes mi istersin ey oğul yoksa sana iki çuval kadar buğday mı vereyim?’
İşte bu sual ile Yunus’un yolculuğu başlamış Sarıköy gibi bir köyde de bitecekmiş. Yahut belki de asırlarca devam edecekti ama bunu o hiç mi hiç bilmiyordu. Velhasıl o derdinen biçare yalnızca aklına gelenleri yazıveriyordu.
Bir avuç toprak
Biraz da