Özgür olduğumuzu, özgürlükle aramızda bir duvar olduğunu, istediğimiz zaman bu duvarı bir omuz atıp yıkabileceğimizi sanıyorduk. Şiddetle yanılıyorduk. Özgürlük çok tatlı bir yanılsama, insanın hayal etmekten vazgeçemediği imkânsız bir fanteziydi.
Her yorumlayıcı yaklaşıma karşı koyan ve onu yalanlayan bu okunmazlık çekirdeği ki bu bir metnin sonsuza değin “kendine benzer olmamasını” sağlayan mutlak özelliktir, bir metnin kendisini kavranabilir oluşundan her zaman uzaklaştıran ve bunu erteleyen, uygunsuz yabancı içerik-bedendir- onun kimliğinin esas garantisidir; bu sindirilemez çekirdek olmadan, metin kendi içinde hiçbir tutarlılık gösteremez, başka bir temel kimliğin şeffaf bir ortalaması, sade bir görüntüsü olur.
Zizek dünyayı metinsel bir klinik olarak alır, metnin yazarının görevi de sosyal patoloji hakkında ve onun adına konuş maktır. Okurları olarak biz, o dünyayız ve onun yazılarını kendimiz için anlamamızı isterken Zizek, “fantazinin öbür tarafına geçme”nin zorluğunu ve gerçeğe olan öznelliğimizi fark etmemizi talep eder. Bu yolla yazıları, “eylem” kavramının entelektüel dengini sağlayarak okur-aracılar olan bizi, simgesel düzene duyduğumuz memnuniyetten kurtulmamız için kışkırtır. Bu kışkırtma rahatsız edici olduğu kadar uğraştırıcıdır.