Devrim o kadar fazla kelle uçurmuştu ki,hem kendisi hem de kirlettiği toprak kıpkırmızı olmuştu artık. Genç bir şeytan için düzenlenmiş oyuncak bir yap boz gibi, parçalara ayrılmıştı ve gerektiğinde yeniden birleştiriliyordu. Güzel konuşanı susturuyor, güçlüyü deviriyor, güzeli ve iyiyi ortadan kaldırıyordu. Halka mal olmuş yirmi iki arkadaş, yirmi biri hayatta, biri ölü, derken bir sabah peşpeşe hepsinin kafaları uçuyordu. Kralın başını uçuran güçlü kuvvetli cellat, baş görevli mertebesine inmişti ama silahlı olduğu için adaşından hem daha güçlüydü hem de daha kördü ve her gün Tanrı'nın kendi mabedinin kapılarını yıkmakla meşguldü.
Sarayın ışıltılı penceresi yoktu artık, zaten kalsaydı halkın kurşun yağmuruna hedef olurdu. İnsanlara iyi gözle bakılan bir pencere olmamıştı bu asla –içinde Lucifer'in gururundan, Sardanapalus'un şatafatından ve bir köstebeğin körlüğünden zerreler vardı hep– ama yok olup gitmişti artık. Sarayın ayrıcalıklı iç halkasından entrika, yozlaşma ve riya dolu dış halkasına kadar her şey sona ermişti. Kraliyet sona ermişti; gelen son dalgalarla birlikte, bizzat kendi Sarayında bir köşeye sıkıştırılmış, "askıya alınmıştı."
1792 senesinin Ağustos ayı geldiğinde Monsenyör artık çok uzaklardaydı.