Düşlerinin paramparça oluşundan çok, yaralarının verdiği sızıdan acı duyuyordu. Çünkü artık bütün umutların sonuna gelmiş, şan ve şöhret özlemini de geride bırakmıştı.
Albay Aureliano Buendia, acısını, yalnızlığını delip geçmeyi başarabilen tek insanın Úrsula olduğunu fark etti. Buna da şaşmadı, yıllardır ilk kez annesinin yüzüne baktı. Úrsula'nın derisi kayış gibi olmuş, dişleri çürümüş, saçlarının rengi gitmişti. Ürkütücü bir görünüşü vardı. Aureliano, annesinin görünüşünü aklında kalan en eski anıyla, kaynar çorba kâsesinin masadan düşeceğini yumurtladığı günkü haliyle karşılaştırdı ve anasını paramparça olmuş buldu. Yarım yüzyılı aşkın günlük sıkıntıların anasında bıraktığı izleri, ülserleri, yaraları, çatlakları bir anda gördü ve bunların kendisinde hiçbir acıma duygusu uyandırmadığını da fark etti. Sonra yüreğinde duyguların çürüyüp kaldığı yeri bulmak için son bir çaba gösterdi, bulamadı. Savaş, bu duyguların tümünü silip süpürmüştü.
"Hadi şimdi pabuçlarını giy de bu boktan savaşı bitirmeme yardım et."
Albay Aureliano Buendia bu sözü söylediği zaman, savaşı çıkarmanın, savaşı bitirmekten kolay olduğunu bilmiyordu. Hükümeti, asilerin kabul edeceği barış koşullarını önermeye zorlamak için tam bir yıl korkunç ve kanlı çaba göstermesi gerekti. Kendi partizanlarını bu koşulların kabul edilebilir olduğuna inandırmak için de bir yıl daha harcamak zorunda kaldı. Barışa yanaşmayan ve mutlak zafer peşinde olan kendi subaylarının ayaklanmasını bastırmak için akıl almaz zorbalıklara başvurması gerekti ve sonunda onları pes ettirmek için düşman güçlerinden yardım umdu.
Dedektife diyorum ki, hayır, ben gazı açık bırakıp şehirden ayrılmadım. Ben hayatımdan memnundum. O evdeki her mobilya parçasını seviyordum. Onlar benim bütün hayatımdı. Lambalar, sandalyeler, halılar, hepsi bendim. Mutfak dolaplarındaki tabaklar bendim. Saksılardaki bitkiler bendim. Televizyon bendim. O patlamayla havaya uçan bendim. Bunu anlayamıyor musun?