Gerçekliğin montaj odasında kaybolan hayatlar üzerine
Hakan Bıçakçı, Kesilmiş Sahneler’de şehirli yalnızlığın en sessiz, en karanlık perdesini açıyor.
Gündelik hayatın sıradan anlarını; asansördeki sessizliği, yarım kalmış mesajları, kendi kendine konuşan zihinleri bir film gibi kurguluyor.
Ama bu filmde “kesilmiş sahneler” aslında bizim yaşarken sustuğumuz, içimizde kalan cümleler.
Her öykü, bir rüyanın uyanma anı kadar bulanık, bir anı kadar tanıdık.
Bıçakçı’nın karakterleri ne tam uyuyor ne tam uyanıyor; bir geçiş halindeler.
Gerçekle kurgu, iç sesle dış dünya birbirine karışıyor — tıpkı bizim modern hayatta sürekli “montaj” yaptığımız benliğimiz gibi.
Yazarın dilinde gizli bir müzik var: kısa cümleler, uzun sessizlikler.
Okurken bazen bir filmin sahnesinde gibisin, bazen kendi hayatının kamera arkası notlarını okuyorsun.
Ve o zaman anlıyorsun: kesilen sahneler, aslında hiç çekilmemiş duyguların ta kendisi.
Sonuç olarak:
Kesilmiş Sahneler; “sessizliğin içindeki gürültüleri” duymayı seven okurlar için.
Ne tam karanlık, ne de aydınlık bir kitap — gri tonların arasında kendi yansımanı buluyorsun.
Kapanış jeneriğinde ise şu cümle kalıyor aklında:
“Belki de hayat, sürekli montajlanan bir sahneler dizisidir. Ve biz, hep eksik kalan repliklerimizi ezberlemeye çalışıyoruz.”