Bu kitap benim için çok özel bir yerde duruyor. Çünkü hayatımda çok kıymetli bir insan, nişanlım bana hediye ettiği ilk kitaptı. Dolayısıyla daha okumaya başlamadan gönlümde ayrı bir yer edinmişti. Ayrıca bu, Amin Maalouf’tan okuduğum ilk eser oldu. Ve daha ilk sayfalardan itibaren kendimi bambaşka bir dünyanın içinde buldum.
Amin Maalouf, Semerkant’ta Ömer Hayyam’dan ve onun ölümsüz Rubaiyat’ından yola çıkarak 1070’li yıllardan 1910’lara uzanan bir süreci ustalıkla kaleme alıyor. Roman, tarihle edebiyatı öylesine iç içe geçiriyor ki, bir yandan Hayyam’ın hayatına, aşklarına ve felsefesine tanıklık ederken, diğer yandan İran’ın siyasi ve toplumsal dönüşümüne şahit oluyoruz. Kitap, Titanic faciası ile son bulan dramatik bir hikâyeyle de hafızalara kazınıyor.
Okurken özellikle dikkatimi çeken şey, metnin çeviri değil de neredeyse Türkçe yazılmış hissi vermesiydi. Dil akıcı, sahneler canlı ve atmosfer oldukça güçlüydü.
Kitap dört bölümden oluşuyor. İlk iki bölümde Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah’ın yollarının kesişmesi üzerinden dönemin entelektüel ve siyasi dünyasına giriyoruz. Bu üç büyük ismin dostlukları, çatışmaları ve fikir dünyaları öyle incelikle işlenmiş ki, okumak büyük bir keyifti.
Üçüncü ve dördüncü bölümlerde ise yüzyıllar sonrasına, başka bir İran’a ve bambaşka karakterlerin hikâyelerine geçiyoruz. Başta “ilk iki bölümün tadını alamayacağım” diye düşünsem de yazarın kurguyu birbirine bağlama biçimi öyle güçlüydü ki, kitabın sonunda gözlerim dolduğunu fark ettim.
Semerkant, sadece bir roman değil, aynı zamanda bir tarih ve kültür yolculuğu. Maalouf’un kalemi sayesinde Hasan Sabbah’tan Alamut’a, Alparslan’dan Melikşah’a ve modernleşme çabasıyla değişen İran’a kadar geniş bir zaman dilimine tanıklık ediyoruz. Bu yolculuğun merkezinde ise hep Ömer
SemerkantAmin Maalouf · Yapı Kredi Yayınları · 202574,7bin okunma
Sık sık şiir parçacıklarını kendince Fransızcaya çeviriyordu; kadar güçlü bir bilgelik, öylesine zaman dışı bir güzellik saklıydı ki onlarda, insan ilk kez sekiz yüzyıl önce, bir Nişapurlu, İsfahan veya Semerkant bahçesinde söylendiklerini unutuyordu.
Yaralı kuşlar gizlenirler ölmek için.
Yenik ama yüce bir şairin teselli arayan küskün sözleri, insanın yüreğini dağlayan monologu.
Öte dünyanın karanlığında huzur bulsun insan.
Ama aynı zamanda muhteşem bir kaygısızlığı ifade eden, neşe dolu dizeler:
Şarap yanakların kadar pembe
Pişmanlığım buklelerin kadar hafif olsun…
Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz:
Kuklacı Felek Usta, kuklalar da biz.
Oyuna çıkıyoruz birer, ikişer;
Bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz.
Ömer Hayyam
Hayyam gibi şimdinin, içinde yaşanan ânın nadir keyiflerini kolluyor, şarap, sâki, meyhane, sevgili üzerine dizeler yazıyorum; sahte sofulara hiç güvenmiyorum, onun gibi. Bazı rubailerinde Ömer kendinden söz ederken, sanki çizdiği resim bana aitmiş gibi geliyor: ‘Şu alacalı bulacalı yeryüzünde bir adam dolaşır, ne zengin ne yoksul, ne mümin ne kâfir, yaltaklanmaz hiçbir hakikate, saygısı yok hiçbir kanuna… Şu alacalı bulacalı yeryüzünde, bu yiğit ve hüzünlü adam kim ola?’