Toplumumuzda cinselligin aşktan ayrı tutulmasının, bu tartışmalara ortam hazırlamada büyük payı var sanırım. Yazılan, çizilen, bestelenen bütün sanat ürünlerinde "aşk", yüzyıllardır ulaşılmaz, elde edilmez bir Tanrıça biçiminde sunulmuş. Tasavvuf felsefesi, insan aşkıyla Tanrı aşkını kaynaştırma yoluyla büsbütun karmaşık hale sokmuş durumu. Kanlı canlı olmayan, el degdirilmeyen, hatta kavuşulduğunda yadsınan bir sevgili yaratılmış. Cinsellik aşk'ın karşısına bir ayıp olarak dikilmiş Kişinin yaşamı boyunca ancak bir kere sevebilecegi, o sevgiliye sonuna kadar tutsak kalacağı görüşü de oldukça yaygın. Halk türkalerimizde, "Yar üstüne yar seveni kurşunlamalı," gibi ilginç önerilere rastlıyoruz. Kısaca toplumumuz aşka "peki" derken, cinsellige "hayır" demekte. Erkeklerimize, küçük yaştan, bütün kadınlara "ana" ya da "bacı" gözüyle bakmaları aşılanıyor, kadınlarımıza da erkeğe güvenmemeleri, erkekten korkmalarn. İlk gençlikte kaçamak sevişmelerle geçiştirilen cinsel yaratıcılık, evlilige taşınılamadan körelliyor böylelikle. Oysa her duygu gibi aşk da ancak beslendikçe gelişip zenginleşebilir ve cinsellikten, yani sevme, sevişme, gibi öz kaynaklarından yoksun kalan bir aşk, daha baştan bir açmazla karşılaşmış demektir.