Mekânsal Yakınlık, Makamsal Yücelik
Kur'an-ı Kerim’in edebî mucizesi ve belagat sanatı üzerine yapılan tahlillerde, dil felsefesi açısından sarsıcı bir incelik göze çarpar. Bakara Sûresi’nin hemen başında yer alan "Zâlikel kitâbu lâ reybe fîh" (ذَٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ ۛ فِيهِ) "İşte o kitap; onda asla şüphe yoktur" ayeti, bu inceliğin en somut tezahürüdür.
Müfessirlerin ve dil bilimcilerin asırlardır üzerinde durduğu temel soru şudur: İnsanın elinde tuttuğu, önünde açık duran ve tilavet ettiği bir kelam için yakını işaret eden (هٰذَا - Bu) zamiri yerine, neden ısrarla uzağı işaret eden (ذَٰلِكَ - O) zamiri tercih edilmiştir?
Arap dili ve edebiyatında bu tercih, bir "azamet, ta'zim ve ululama" (yüceltme) makamının gereğidir. Buradaki "uzaklık" mekânsal bir mesafeyi değil; makamsal, mertebesel ve niteliksel bir erişilmezliği simgeler.
Kur'an-ı Kerim, elinizde tuttuğunuz fiziksel bir mushaf olarak şimdiki zamana ve mekâna ait görünse de, kaynağı ve hakikati itibarıyla insan idrakinin çok ötesinde, Levh-i Mahfuz’un yüceliğinde konumlanır. Ayette "Hezel Kitâb" (هٰذَا الْكِتَابُ - Bu kitap) yerine "Zelikel Kitâb" (ذَٰلِكَ الكتاب - O kitap) denilerek, vahyin insan kelamıyla kıyaslanamayacak o aşkın tabiatı ilan edilir. Okur, metne sıradan bir nesne gibi yaklaşamayacağını, onun karşısında saygı dolu bir mesafe bırakması gerektiğini daha ilk kelimeyle idrak eder. Kelamın gücü, insan zihninin bütünüyle kuşatamayacağı o yüce zirveden, yani "oradan" gelmesinde saklıdır.