Bulutların hallaç pamuğu gibi gökyüzünü süslediği, açık maviliğin kızılla bütünleştiği bir akşam vaktindeyim.
En sevdiğim maden sularıyla dolu olan poşetim ve ben cam şıngırtılarının eşliğinde karşı kaldırıma doğru yol alıyoruz.
Karşıdan gelen kırmızı motorlu çocuk beni geç fark etti, söylenecek oldu sonra sustu.
Az ileride durak var oraya varmadan da bir belediye bankı.
Yazın sıcağını, kışın yağmurunu yemekten yer yer boyaları atmış, çatlamış.Oturma yerindeki beş tahtadan birisini kaybetmiş emektar bir bank.
Güzel havanın tadını çıkarmak için oturuyorum, beni misafir ediyor...
Normalde tenha olan yol şimdi vızır vızır araba kaynıyor.
Herkes bir an önce evine varma telaşında.
Okuldan gelen sırt çantalı çocuklarla dolu etraf. Kimisi annesinin elinden tutmuş kimisi de yalnızca evinin yolunu.
Gözlüklü, kısa boylu bir amca elindeki yeni toplanmış zeytinlerle dolu poşetiyle karşıya geçerken baştan aşağı yeşillere bürünmüş teyze de hemen önümden geçiyor.
Bana kısa bir bakış atıyor, selam mahiyetinde yüzüme bir gülücük konduruyorum görmeden geçip gidiyor.
Olsun, diyorum.Aldırmıyorum.
Karşı kaldırımdaki baba, bisikletli çocuğunu yoldan geçirmeye çalışıyor.
Çocuk epey rahat görünüyor pedallar boşta ama çevriliyor yine de ne de olsa baba şoför mahallinde.
Otobüslerin biri geliyor, biri gidiyor ama ben hiçbirine binmiyorum.
Ne güzel umarsızca geldi mi gelecek mi telaşı olmadan oturmak...
Son geçen otobüse duraktaki tüm yolcular bindi ve nihayet durak bomboş kaldı.
İleride bir köpek görüyorum daha yakından görmek için boş kalan durağa doğru ilerliyorum.
Yolun kaldırıma bitişik olan kıyısında boylu boyunca uzanmış kafasını da ön bacaklarının üstüne koymuş.
Arasıra -gürültülü arabalar geçerse- yorgun başını kaldırıp bakıyor, hiç mecali yok.
Sanki saatlerdir orada ve gelmeyecek