Seni buraya tıkanlardan öcünü almak istiyorsun değil mi?
Kesinlikle, dedi Lloyd dehşetini bir anlığına unutarak. Yerini aç, yoğun bir öfke almıştı.
Sadece o insanlardan değil, onlara aynı şeyleri yapan diğerlerinden de, dedi Flagg. Bu tip insanlar var, değil mi? Onlara göre senin gibiler çöplükten ibaret. Çünkü kendilerini çok yukarıda görüyorlar. Senin gibilerin yaşam hakkı olduğunu düşünmüyorlar.
Öyle, dedi Lloyd. İçindeki şiddetli açlık, yerini başka türlü bir açlığa bırakmıştı. Siyah taşım gümüş anahtara dönüşmesi gibi o da değişmişti. Bu adam, içindeki tüm karmaşık duyguları basit birkaç cümleyle özetleyivermişti. İntikamını almak istediği kişi sadece gardiyan değildi — bak sen, ukala bok, ne var pislik, söyleyecek ukalaca bir laf bulamadın mı? çünkü asıl hedef o değildi. ANAHTAR’ a sahipti, evet ama ANAHTAR’ ı yapan o değildi. Ona bir başkası vermişti. Herhalde hapishane müdürü vermişti ama ANAHTAR’ ı yapan o da değildi. Lloyd yapanları, yaratıcıları bulmak istiyordu. Grip onlara dokunamamıştı muhtemelen ama Lloyd’ un onlarla görülecek işi vardı. Ah evet, iyi bir iş.
Sonra arkasında bir yerde çığlık, karanlıkta yükselerek onu olduğu yere mıhladı. Deliliğin sınırlarında dolaşan, ümitsiz, perişan bir haykırıştı. “ Larry! Ah, Larry, Tanrı aşkına…”
Rüyaları daima çok canlı olagelmiş, hatta bazen bu yüzden korktuğu olmuştu. Nadiren kabus görürdü, ama son zamanlarda iyice uğursuz bir havaya bürünmüşlerdi. İçlerindeki hiçbir şey aslında göründüğü gibi değilmiş ve bildiği dünya, bebeklerin kapalı perdeler ardında kurban edildiği ve muazzam siyah makinelerin kilitli bodrumlarda kükrediği bir yere dönüşmüş gibiydi.
Gönülsüzce yaklaşıp, geceliği çıkardı. Kadın çıplak kalınca tedirginliğiyle isteksizliğin yerini derin bir acıma duygusu aldı. O kadar yoğundu ki kadının bedenini temizleyip, Pontchartrain Gölü’ ne giderken üzerinde olan elbiseyi giydirirken gözyaşlarına boğuldu. Elbiseyi giydirdikten sonra kadını kucağına alarak cenaze evine taşıdı. Danteller içindeki gelinini sonsuz eşikten geçiren çiçeği burnunda burnunda damat gibiydi.
Gece, olağandışı bir sessizliğe bürümüş olan şehrin üzerine çökerken bu uluyan, hafif ses uğursuzca çınlıyordu. Manhattan’ ın ıssız caddelerinde karamsarlığın ve felaketin sesi yankılanıyordu. Bütün ışıkları yanan süitteki çift kişilik kocaman yatakta, gözüne bir damla bile uyku girmeden yatmakta olan Larry nedense canavar - tellalının sık gördüğü kabuslardaki yaratıklar gibi onun peşinde olduğuna dair mantıksız bir hisse kapılmıştı. Uzun bir süre boyunca ses yaklaşıyormuş gibi gelmişti — Canavarlar geliyor! Canavarlar geliyor! Varoşlardalat! — ve Larry üç kere kilitlediği kapının aniden açılacağından ve eşikte canavar - tellalını göreceğinden neredeyse emindi… ama canavar telaşı bir insan değil, patlak gözlü, köpek kafa, sivri dişli, dev gibi yaratık olacaktı.