“Oysaki göçebe akdini Allah ile yapmıştır ve tabiata asla bel bağlamaz. Başının üzerinde damı olmadığı için bulutların geçişini görmüş ve söyledikleri şarkıyı duymuştur. ‘Yalan, yalan, yalan’ der durur bulutlar ve yalanlar gibi sürekli değişirler. Göçebe, Güneş’in, kanatlarını iki yana doğru açan bir ordu gibi büyüdüğünü görünce, kızgın kalkanının ardından alevli okulların yağacağını bilir.Göçebe uzak tepelerin ardından, ağzından buharlar çıkararak yaklaşmakta olanın kara kış olduğunu bilir.Atının üzerindedir. Yüzünde acı bir küçümseyişle her şeyi bırakır gider, yani hiçbir şeyi. Zira o bırakıp gidemeyeceği hiçbir şeye sahip olmamıştır. Hayata bu kadar değer vermekle birlikte herkesten daha iyi yaşar. Çünkü o hayattan kendisinden başkasını istemez. Böyle yaşayan ölümü de umursamaz. Dünyaya değer vermeyen ama yine de yaşamayı bilen, ölümü arzu etmeyen ama geldiğinde de oturup ağlamayan en büyük ve tek gerçek bilgedir.Kolunda kartalı, atının üzerinde duruşu ne muhteşemdir! Düşünecek neyi vardır ki onun? Hükmünü çoktan vermiş ve düşünmeyi acemilere bırakmıştır. Lafı çoğaltmayı seven kadın kılıklı şehirlere ve köylülere bırakmıştır düşünmeyi.Köylü korkar, şehirli düşünür, göçebe ise yaşar.”