Ahrar (Mecburlar Yolu)

·
Okunma
·
Beğeni
·
2308
Gösterim
Adı:
Ahrar
Alt başlık:
Mecburlar Yolu
Baskı tarihi:
Ekim 2013
Sayfa sayısı:
640
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789756329894
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Litera Yayınları
Emir Timur, Yıldırım Bayezid, Mirza Şahruh... Üç büyük sultanın gözünden,siyaset, devlet ve kanun...

Uluğ Bey, Kadiza.de Rumi, Cemaleddin el-Kâşi... Üç büyük dâhinin gözünden, ilim, ilerleme ve aydınlanma...

Muhammed Pârisa, Yakub-u Cerhi , Şah-ı Nakşibend... Üç büyük velinin gözünden, variık, yokluk ve hakikat...

Öge Begüm Sultan, Şaâ Mülk Hatun ve Sevgi Hanım... Üç büyük kadının gözünden, aşk, bağlılık ve sadakat.

Halil Sultan, Selman Bey, Kulaksız, Üç büyük erkeğin gözünden, yiğitlik, cesaret ve dürüstlük.

Ve Ubeyduliah Ahrar... İsimleri ve sıfatları toplayıp yeniden tasnif ediyor, ta ki Hak ismi hepsine baş oluncaya kadar...

Çarpıcı bir felsefe,|büyüleyici bir aşk, hayran bırakan bir tarih ve şiddetli bir tasavvuf romanı..lf:Şair romanının yazarından insanlığın tefekkür semasını sarsacak muhteşem bir eser.
(Tanıtım Bülteninden)
640 syf.
·19 günde·Beğendi
Ahrar / Mecburlar Yolu; Hoca Ubeydullah Ahrar’ı, Türkistan’ın en önemli mutasavvıflarından birini anlatıyor. Ahrar’ın yetiştiği iklim, o iklime yön veren ve tarihi değiştiren hakanlar, Timur ve Yıldırım’ın müthiş kapışmaları, ihtişamıyla sefaletiyle Doğu-Batı ve devletler, büyük ve küçük insanlar, dünyanın yaratılışı, insanın maddi ve manevi anlamdaki harikulade yolculuğu... En olmadık zamanda zirveden aşağıya yuvarlanışı, aşağıdan yukarıya tırmanışı. Şair, kullandığı güzel dili ile adeta bir tarih ve tasavvuf yolculuğuna çıkarıyor. Yıldırım’ın Ankara Savaşındaki yenilgisi öncesi verdiği mücadele, Timur elinde ölümü karşıladığı yerin ve anın tasviri, Buhara yağmalanırken bir dervişin nasıl yoldan çıktığını anlattığı sahneler... Tarihi ve tasavvufi yönüylede etkileyici bir kitaptı.
İyi okumalar. :)
639 syf.
“ ‘Allah’ı neden göremiyoruz?’ diye sordu. Dedesi ‘Her yerde de ondan” dedi. ‘Her yerdeyse neden görmüyorum?’ diye sordu. Dedesi ‘Her yerde olan hiçbir yerdedir’ dedi. “

Âdemoğlu dünyaya düştü düşeli bir avuç kadar çehrede çeşit çeşit insan geldi geçti bu diyardan. Çehreleri olduğu kadar duyguları, düşünceleri, eylemleri de birbirinden farklı oldu. Halbuki hepsi aynı yerden gelmişti. Kimisi bilmiyordu belki ama hepsi aynı yere de gidiyorlardı. Aynı yerden gelip aynı yere giden bu insanları birbirinden ayıran neydi peki? Bunca farklılık varken ayrım tek bir şey olabilir mi? Olamaz. Yine de tüm o ayrımlar aynı yerden gelen insan nevinden toplanırsa sonuç olarak ortaya şu kelime çıkacaktır; arayış. İnsan aradığıdır derler ve insan sayısı kadar aranılan şey var denilebilir. Fakat arayış tek başına birleşimdir, ortak kümedir, tüm o farklılıkların odak noktasıdır. Tabiri caizse çokluktaki birlik. Tek bir.

Madem insan aradığıdır öyleyse neyi aramalı? Bunca çokluk içinde nedir aramaya değer olan? Kısaca yanıt vermek gerekirse çok olanı bir yapan neyse odur. Çok olduğu sanılanı birleştiren neyse odur. İşbu noktada başka bir soru meydana çıkıyor; peki, bu aramaya değer olanı nerede aramalı? Cevap basit göründüğü kadar çetin de; her yerde.

*/*/*/*

“Tarih bir nehir değildir, tarih bir denizdir.”

Yıldırım Bayezid ile Emir Timur, arayışlarını fetihleri aracı kılan hükümdarlar, on beşinci yüzyılın henüz başlarında Çubuk Ovası’nda karşı karşıya geldi. Zahiren bakıldığında Müslüman olan bu iki tarafın hiçbir surette yüz yüze gelmemeleri gerektiği söylenebilir. Sırtlarını birbirlerine dönüp yollarına bakmaları gerekirdi. Anlatılanlar tarih sayfalarından ibaret maalesef. Birisi ordusunu çoğaltmak için diğeri Çin’e rahatça sefer düzenleyebilmek için Ankara’da birbiriyle savaştı yazar o sayfalarda. Fakat kaderin cilvesi olarak Bayezid insanının gözlerinde ışık gördüğü Avrupa’ya, Timur hayallerini süsleyen o mahşeri kalabalığın diyarı olan Çin’e gidemedi. Biri esir düştü, diğeri sefer yolunda vefat etti. Evet, tarih bize verilen sayfalardan ibaret değil. Zira o sayfalarda bu iki hükümdarın o ana kadar neler yaşadıkları, neler düşündükleri geçmez. Geçiyorsa da göz önünde değildir. Sadece sebepler ve sonuçlar… Söz gelimi, esir düşen Bayezid ile Timur birbirlerine nasıl davrandılar, neler konuştular? Kim bilir Yıldırım, dedelerinin yıllardır süregelen emeklerini boşa çıkardığını düşünüp içine ne acılar düştü! Kim bilir Timur, bir plan uğruna olsa da oğlu yaşındaki bir yiğidi karşısında bitap halde görmekten ne şiddetli müteessir oldu!

*/*/*/*

“Rasathanesiz ilim olmaz. Ne medrese, ne rasathane ihmal edilemez. Allah bizlerin yazgısını, devletlerin yazgısını, ilimlerin yazgısını feleklere işlemiş.”

Uluğ Bey. Dedesi Emir Timur’un gözde torunu. Bilge olacağının izlenimlerini henüz onlu yaşlarda gösteriyor. Savaştan ziyade bilime vurgun; arzdan ziyade semaya. Aradığını göklerde bulma hedefinde. Henüz küçük yaşta dedesinin uygun gördüğü soylu ve asil bir kız olan Öge Begüm Sultan ile evleniyor. Fakat ikisi de yeterince büyük olmadığı için ayrı yerlerde büyüyorlar. Bu evlilikte Uluğ Bey’in gönlü yok zira kendisinin kalbi güzeller güzeli bir cariye için atıyor; Sevgi Hanım. Öge Begüm ise sırf Uluğ Bey seviyor, buna ilgi duyuyor diye Farsça öğrenip birbirinden çetin beyitleri çevirecek şevkli ruh durumunda. Yaşı küçük ama ruhu dev Uluğ Bey’in devlet adamı, yönetici lider olma yolundaki maceraları yer yer güldürüyor yer yer gururlandırıyor. Lafını esirgemeyen tavrı, benliğinde gövdeleşen özgüven ağacıyla birleşince ortaya açık açık yapılan mahrem konuşmalar çıkıyor. Bu konuşmalar sapkın bir zihniyetin değil itirafın ağırlığıyla berraklaşmak isteyen nefsin tavrıdır denilebilir. Tüm bunların yanında yine de gönlü göklere yazılı olan bu büyük adam yıldızlarla izdivaç ediyor. Huzuru onlarda buluyor. Usturlap ile başlayan bu sevda ömrünün sonuna kadar devam ediyor. Denklemler, açılar, felekler, optik, fizik, cebir, geometri… Bu yolda ona eşlik edenler arasında zamanın büyük bilim adamlarından Kadızade Rumi, Cemşid el-Kaşi ve Ali Kuşçu var. Bunlar öyle büyük insanlar ki zamanlarından taşıp tüm zamana izlerini bırakmışlardır.

*/*/*/*

“Çünkü ben, senin suretinden gülümseyen, o güzelin tezahür şiddetinin, şiddetinde erimek istiyorum.”

Halil Sultan. Emir Timur’un savaşçılığına, strateji dehasına sahip hükümdar adayı. Tek bir şey hariç hiç kimseye eyvallahı yok. O kişiyse gözlerinden kalbine kadar inen ziynetli perdenin sahibi Şad Mülk Hatun. Madden ve manen tüm varlığını yollarına serdiği bu hatun uğruna yapamayacağı hiç ama hiçbir şey yok. Onunla aşkı ve dahasını arıyor. Halil Sultan o denli aşk ile yoğurulmuş ince bir ruha sahip ki Şad Mülk’le kavuşma sahneleri değme aşk hikayelerine taş çıkartan cinsten olduğu tereddütsüz söylenebilir. Bundan biraz bahsetmek gerekir. Görevlendirdiği askerlerin himayesi altında gecenin bir vakti yolda olan Şad Mülk Hatun, Halil Sultan’ın topraklarına adım attığı anda ışık oyunlarıyla karşılaşıyor. “Bir meleğin, pembe ayaklarıyla adım attığı bu mülk…” mektubuyla devam eden bu ebemkuşağı kadar renkli anlar bembeyaz bir atın gelişiyle sürüyor. Envayi çeşit çiçeklerle bezeli yol boyunca şiirler okunuyor, beyaz güvercinler takla atıyor, fıskiyeler sularını çalan musikiye uyumlu halde etrafa saçıyor, kandiller etrafa şuh bir hava katıyor ve Şad Mülk bir düş kraliçesi gibi sevgilisine adım adım yürüyor.

*/*/*/*

“ ‘Oğlum Allah’ı kim hatırlıyor ki, sen unuttum diye gam çekiyorsun?’
‘Allah’ı hatırlamak mı? Allah’ı kim unutuyor ki ben hatırlayayım?’
‘Ah oğlum ah! Sen herkesi kendin gibi mi sanıyorsun?’ “

Nusreddin Ubeydullah. Kendi adını kendi verme şerefine nail olan bir ulu. Tüm bu yaşananları kendi benliğinde eriten veli. Ana baba tarafından velilerin gelecek nesillere armağanı. Hem bu geçmişlerinin armağanından hem de zatına bahşedilen nimetten ötürü pek çok perde ona açık vaziyette. Er-Rezzak olan Rab ona nimetlerinden bu nimeti vermiş. Fakat her nimetin kendi içinde bir sınavı vardır ki bu velilerin sınavları en zorlarındandır. Varlığın derecesi ne denli büyük olursa sınavı da o denli çetin olur. Peygamberler hiçbir insanın çalışmayla elde edemeyeceği bir nimet ile hemhal olmuşlardır. Bilinir ki insanoğlunun en zorlu, en yürek burkan yaşamlarını onlar çekmiştir. Tüm bu olanlar dönüp dolaşıp onda toplanıp düğümleniyor. Bu böyledir. Dereceler bitmez. İşte gökteki yıldızlar gibi olan alimler ve veliler de nice maddi manevi sıkıntılar çekmiştir. Ubeydullah, Ahrar olma yolunda henüz küçük yaşlardan itibaren varlığı var olduğu haliyle görme nimetinin getirdiği zorlukla yaşıyor ve bu ateşin sönmesi adına oradan oraya yol alıyor. O yolda değil, yol onda gidiyor. Akranları yaşlarının gerektirdiği tavır ve konuşmalarda olurken o içindeki okyanuslarda boğulmamak için çırpınaduruyor. Onun bu varlık ile yokluk arasındaki gitgellerini görmek merak uyandırdığı kadar iç burkucu bir durum da oluyor. Zira arayışı hak varlık.

*/*/*/*

Şair. Kimsenin değil cesaret edemediği, aklına bile gelmeyeni kaleme dökmeye çalışan bir yazar. Konusu zamana ve mekana mahkum olmayan bir anlatı arayışı; yokluk. Var olmakla mündemiç olanlara faniliğin hiçliğe pek yakın olduğunu göstermeye çabalıyor ve bu yolda şeyhinden yardım alıyor. Etrafındaki herkesi yazdıklarıyla mest ederken şeyhine gidip gösterdiği bu ilk yazıları yırtıp atacak duruma geliyor. Boynunu büküyor ama her şeye yeni baştan başlıyor. Kendisi dahil.

*/*/*/*

Velhasıl, okur bir kitapta ne ararsa ondan her şey var ve tüm bunlar tek bir sonuca doğru ilerliyor. Savaş, taht mücadelesi, aşk, bilim serüveni, tasavvuf, felsefe, edebi haz… Tüm bunlar o derece yetkinlikle birbirine bağlanıp kaleme alınıyor ki bir sayfada etrafı savaşçılarla çevrilmiş Yıldırım Bayezid ile Çataltepe’de canhıraş kılıç sallıyor, diğer bir sayfada Muhammed Nami ile aşk acısıyla kendimizi Bağdat’ın tozlu yollara atıyoruz. Bir yerde “Yenildim ve ölmedim. Bu kanıma dokunuyor” diyen Bayezid’ın acı sesini duyuyor, diğer yerde Emir Timur’un birbirine zincirlerle bağlı halde dev adımlar atan fillerinin ilerleyişinden ürküyoruz. Yetmiyor! Uluğ Bey’in koruması ve akıl hocası Selman ile olan konuşmalarını can kulağıyla dinliyoruz. Şad Mülk Hatun’un incilerle süslü yolundaki çiçeklerin kokularını alıyoruz. Sevgi Hanım’ın dizi dibinde büyüyen sultanına karşı olan aşk çaresizliğine hak veriyoruz. Abdal Hüseyin ile gözlerimizin önünde bir çuval altın parlıyor ve alıp almamakta tereddüt ediyoruz. Lafını esirgemeyen küfürbaz esnaf Kulaksız’ın hemen her adalet kokan söz ve hareketine arka çıkıyoruz. Ufak bilgiç Yahya ile manavından kuyumcusuna, talebesinden ayyaşına etraftakilere sataşıyoruz. Yakub-u Çerhi, Emir Külal, Şah-ı Nakşibend, Muhammed Parisa, Ebubekir Şaşi gibi tasavvuf büyüklerinin mübarek ağızlarından bir söz çıksa da duysak diye can atıyoruz…

*/*/*/*

Kitabın iki buçuk yıllık bir çalışma sürecinin ürünü olduğunu belirtiyor Rafet Elçi. Ortada çok büyük bir emek olduğu buradan da açıkça belli oluyor. Ayan olan bir diğer durumsa yazılanların kimisi okunarak değil yaşanarak tecrübe edildiği hissiyatıdır. Tarih, aşk, felsefe ve dahası temel değil, çatı da. Temel de çatı da gövde de tasavvuf. Diğer her şey tasavvufun bunlara nasıl baktığının birer yansıması. Bu yansıma ise ancak yaşayarak tadılır. Değil mi ki tasavvuf kâlden ziyade hal ehlinin işidir.

Şair adlı eseriyle kalemine hayran kaldığım Rafet Elçi, Ahrar namlı bu eseriyle de bir roman nasıl olmalı diye arayışta olanlara gururla işte böyle diyebileceği bir eser veriyor. Bunu yaparken de şöyle söylüyor;

“Hiç kuşku yok ki sizden hoşça vakit geçirmenin bedeli olarak birkaç saatinizi istemiyorum. Sizden hakikate dair en şiddetli sözlerin toplandığı bir romana şahit olmanın vereceği ‘haz’ karşılığında, size ait her şeyi istiyorum. ”

Ben bana ait olan en önemli şeyi verdim; zamanımı ve sevgimi. Pişmanım, çok daha önceden bunları ona verebilirdim. Siz siz olun benim gibi geç kalmayın.

Bereketli okumalar. Hakiki arayışlar.
640 syf.
·2 günde·8/10
Türk İslam dünyasında, Timur, Yıldırım Bayezit, Uluğ Bey dönemlerini anlatan, dönemin sosyo-kültürel, askeri, siyasi ve dini yapısını anlatan, ilginç bilgiler öğrenebileceğimiz güzel bir kitap.
640 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Düşünün ki, ucu sivriltilmiş dev bir kalemi semaya kaldırdım ve indireceğim yerde kalbiniz olacak. yazar bu iddalı sözlerinin hakkını vermiş. gerçekten de büyük bir kitap. Savaşa, aşka, felsefeye dair ne varsa bu kitapta bulabilirsiniz. Önce yazarın 'ŞAİR' romanı okunmalıdır. tadını çıkararak okumanız dileğiyle.
640 syf.
·Beğendi·10/10
Bir boşlukta olursun bazen , ne kıldığın namaz seni tatmin eder ne günahın . Hakikat dersin yalnızca onu ararsın , arayanlar için ucu Hak’ikate dayanan bir kitap .
640 syf.
·9/10
Haddim olmadığını bildiğim için olumsuz düşüncelerimi yutuyorum. Tasavvuftan da anlamadığım için orayı da sussam incelemeye yazacak bir şey kalmadı.

Neyse iki kelam..
En başı ve sonu biraz zorlasa da oldukça akıcıydı. Yani benim için öyleydi çünkü son zamanlarda okumak konusunda açgözlülük yapıyorum.

Söyleyecek de başka bir şey kalmamış. Halil Sultan, Abdal Hüseyin ve Kulaksız'ı sanırım unutmam.
(Aklım ermiyor daha fazlasına, yeter bu kadar. Sırf inceleme yazmış olmak için zırvaladım bunu. Kitap iki açıdan okunabilirdi ben olumsuz tarafını aldım, birazdan kendimi balkondan atmayı düşünüyorum.(?))
640 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
"Müthiş bir sessizlik vardı.Alimler sözlerin şiddetinden, cahiller alimlerin sessizliğinden tesir altında kalmıştı."
Tarihi, tasavvufi ve çarpıcı bir roman.
Ve iddialı.
" Düşünün ki, içi sivriltilmiş dev bir kalemi semaya kaldırdım ve indireceğim yerde kalbiniz olacak."
Yokluk bir ayna, âlem ise yokluğun aksi
İnsan yokluğun gözünde bir akis misali
Bakan gözün içinde gizlenmiş
Sen gözüsün aynada beliren aksin
Gözün nuru ve bebeğiyse "O" bilesin
Bu gözle kendini görmek istemiş ...
640 syf.
Çarpıcı bir felsefe,büyüleyici bir aşk, hayran bırakan bir tarih ve şiddetli bir tasavvuf romanı...
Şair romanının yazarından insanlığın tefekkür semasını sarsacak muhteşem bir eser.
(Tanıtım bülteninden)
Gerçekten çok başarılı bir roman başlarda betimlerden biraz sıkılsamda kitabın tadını daha sonralarda almaya başladım.
Yazarın Şair kitabından sonra okuduğum en güzel kitabıdır.
Tarih,tasavvuf ve aşk konularını çok güzel harmanlanmış okunası bir eser.
Emir Timurdan Mirza Şahruh'a,Uluğ Beyden Cemaleddin el-Kâşi'ye ve daha fazlası bu kitabta.
Tarih ve tasavvuf sevenler için bulunmaz bir eser..
Kim benim kalbimi altınla satın alabilir? Kim benim ruhumu mücevherlerle ele geçirebilir? Hakikat şehrinin yolcusuyum ben. Altınlarınızı görmüyorum, yağma nedir bilmiyorum. Tertemizim ben.
Rafet Elçi
Sayfa 199
Ah... Mecnun, Leyla'yı bekliyormuş. O sırada bir bülbül de, güle şarkılar söylemekteymiş. Mecnun hüzünlü gözlerle onları seyredip bülbülün acı şarkılarını dinlemiş. Leyla geldiği vakit, bülbül ondan korkarak uçup bir ağacın dalına konmuş. Bu durum Mecnun'un çok zoruna gitmiş ve bülbüle 'Be hey şaşkın sen kimi seviyor ve kimden kaçıyorsun?' demiş. 'Leyla'nın zülüflerinde olmasa gülün ne kıymeti kalır?' Bülbül cevap vermiş. 'Be hey şaşkın asıl sen kimi seviyor ve kimden kaçıyorsun? O gülün zülüflerinde olmasa Leyla'nın ne kıymeti kalır?'
Rafet Elçi
Sayfa 345
Atı, toprağın kalınlaştığını hissetmekle, daha bir güvenle basar yere. Başaklar boy verir ve ekinler, susayan yolcuyu, dört bir yanından çevirirler. Biraz önce, hayatından şüphe duyan yolcu, şimdi hayat şehvetiyle kabaran armut ve elma ağaçlarının, incir, şeftali ve kavunların kucağına düşmüştür.
Rafet Elçi
Sayfa 111
Dünyaya değer vermeyen ama yine de yaşamayı bilen, ölümü arzu etmeyen ama geldiğinde de oturup ağlamayan en büyük ve tek gerçek bilgedir. Kolunda kartalı, atının üzerinde duruşu ne muhteşemdir!
Düşünecek neyi vardır ki onun?
Hükmünü çoktan vermiş ve düşünmeyi acemilere bırakmıştır.
''Köylü korkar şehirli düşünür, göçebeyse yaşar.''
Rafet Elçi
Sayfa 105

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ahrar
Alt başlık:
Mecburlar Yolu
Baskı tarihi:
Ekim 2013
Sayfa sayısı:
640
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789756329894
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Litera Yayınları
Emir Timur, Yıldırım Bayezid, Mirza Şahruh... Üç büyük sultanın gözünden,siyaset, devlet ve kanun...

Uluğ Bey, Kadiza.de Rumi, Cemaleddin el-Kâşi... Üç büyük dâhinin gözünden, ilim, ilerleme ve aydınlanma...

Muhammed Pârisa, Yakub-u Cerhi , Şah-ı Nakşibend... Üç büyük velinin gözünden, variık, yokluk ve hakikat...

Öge Begüm Sultan, Şaâ Mülk Hatun ve Sevgi Hanım... Üç büyük kadının gözünden, aşk, bağlılık ve sadakat.

Halil Sultan, Selman Bey, Kulaksız, Üç büyük erkeğin gözünden, yiğitlik, cesaret ve dürüstlük.

Ve Ubeyduliah Ahrar... İsimleri ve sıfatları toplayıp yeniden tasnif ediyor, ta ki Hak ismi hepsine baş oluncaya kadar...

Çarpıcı bir felsefe,|büyüleyici bir aşk, hayran bırakan bir tarih ve şiddetli bir tasavvuf romanı..lf:Şair romanının yazarından insanlığın tefekkür semasını sarsacak muhteşem bir eser.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 84 okur

  • Aslıhan Demir
  • Seda Demirkol
  • Halis SARITAŞ
  • Fatih Rıdvan Çermi
  • erhan
  • Yasin
  • eske
  • Betül şaşmaz
  • Deniz
  • Mine Bilek

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%44.4 (16)
9
%19.4 (7)
8
%16.7 (6)
7
%11.1 (4)
6
%5.6 (2)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%2.8 (1)